7 Haziran genel seçimleri hükümet krizi derinleştikçe yeni bir nitelik kazanıyor. Genel seçimler Türkiye toplumunun yapısal sorunlar ile yüzleşeceği bir seçim olacak gibi. AKP ve Cumhurbaşkanı arasındaki kriz bunu işaret ediyor. Neden mi? Çünkü:
Anketler HDP'nin oy oranındaki artışı ve baraj sorunu olmadığını her geçen gün daha yüksek sesle dillendiriyor. Toplumdan yükselen ses de Türkiye'nin demokratikleşmesinde HDP'nin tek umut olduğunu söylüyor. Yine 28 Şubat'ta hükümet ile HDP heyetinin ortak açıklaması, Newroz'da sayın Öcalan'ın mesajı Türkiye halklarının barış ve demokrasi ihtiyacının Öcalan ve HDP öncülüğünde gelişebileceğini bir kez daha teyit etti. Tam da böyle bir iklimde Erdoğan-Hükümet arasında kriz gündeme geldi. Ardından uzun süredir sesi soluğu kesilmiş olan TSK devreye girdi ve askeri operasyonlar başladı. Yalçın Akdoğan, "Cumhurbaşkanımızın sözleri bizim için talimattır" diyerek toplumda gelişen ve rahtsızlık sebebi olan 'tek adam' algısının doğru bir algı olduğunu kabul etti. Birbirini takip eden bu gelişmeler krize ilişkin şu soruları da beraberinde getiriyor:
l Erdoğan'ın esas sorunu 400 milletvekiline ulaşmak ve başkanlık sistemine geçme kaygısı mı? Yani HDP yükselişini engellemek için oluşturulmuş bir seçim krizi mi?
l Çözüm süreci için mutabakat sağlanması gereken 10 madde demokratik bir Türkiye'nin gelişmesini öngörmekte. Erdoğan demokratik Türkiye'de kendisine yer olamayacağını mı düşünüyor?
l Erdoğan ve Hükümet arasında gelişen kriz yapısal bir kriz mi?
l TSK, Erdoğan'ın sopası olarak siyasete mi giriyor?
l 28 Şubat açıklamasına ve izleme komitesine karşı çıkan Erdoğan TSK ile yeni bir güç dengesi mi oluşturuyor?
Bu sorular çoğaltılabilir ve farklı kesimlerce değişik cevapları olabilir. Ama gerçek şu ki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamaları; Türkiye'nin demokratikleşmesi önünde temel engelin Erdoğan olduğunu belirten kesimleri doğrular niteliktedir. Hatta yaygın kanı; AKP genel başkanlığından Cumhurbaşkanlığına geçmiş olan Erdoğan'ın daha önceki iktidarlar gibi orduya sarıldığıdır. TSK açıklamaları bu kanıyı pekiştirmektedir.
Hükümetten bir kesim çözüm sürecini desteklemekte ve bir kesim ise 'Türkiye'den önce' Erdoğan'ı esas almakta. Her iki durumda yaşananların sadece seçim sorunu olmadığını, Hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında gelişen krizin yapısal nitelikte olduğunu göstermektedir. Çünkü 90 yıllık Türk devlet geleneği demokratikleşemediği için sorunlar yığılarak günümüze kadar gelmiştir ve taşınamaz durumdadır. Yine Kürt sorununu TSK ittifakı üzerinden çözülemeyeceği deneyimlerle sabittir. Dolayısıyla kriz yapısaldır ve derindir.
Yine bu tablonun büyük kısmını toplum oluşturuyor ve Türkiye toplumu siyasal, sosyal, ekonomik olarak demokratik, eşit bir sistem istediğini her geçen gün daha yüksek sesle ifade ediyor. Yine bu kesim Türkiye'nin rengini de belirleyen kesim. Krizi derinleştiren bir yanda toplumsal taleplerin, TC geleneğini aşan bir noktaya ulaşması ve talepleri karşılayacak gücün HDP olmasıdır. Türk devlet geleneğinde toplum, taleplerini zaman zaman ifade etmiş olsa da hiç bir dönem belli bir sınırı aşmamıştır. Genellikle 'kutsal devlet' ne ve ne kadar istemişse o kabul görmüştür. Yine yükselen taleplere, egemen devlet geleneği yani tekçiliği esas alan partiler üzerinden cevap olunmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla hiç bir zaman toplumsal talepler devletin demokratikleşmesini öngören bir düzeye ulaşmamıştır. Ancak bu kez durum farklı. Türkiye toplumu bütün renkleri ile demokratik bir Türkiye'yi istemekte. Üstelik geleneksel devlet partilerine değil, çoğulcu demokrasiyi savunan HDP'ye umut bağlamaktadır.
Tüm bu sonuçlar 7 Haziran genel seçimlerini normal bir seçim olmaktan çıkarmaktadır. Bu seçim Türkiye'nin geleceğini hangi sistemle sürdürüleceğini belirleyecek olan bir seçimdir. Ya demokratik bir sistem, ya da 'tek adam' başkanlığı. Yani bir yol ayrımıdır aslında. Bu yol ayrımında halklar nasıl bir tercih yapacak? HDP ile demokratik bir sistem mi, yoksa başkanlık sistemi mi? Bunu da yakın zamanda göreceğiz.