
Türkiye bundan öncekilerden farklı bir seçim süreci yaşıyor; daha önceki seçim süreçlerinde partilerin önemli bir çoğunluğu insanların günlük çıkarları ile doğrudan alakası olmayan konularla seçmenlere giderdi. Siyasal partilerin temel kaygıları toplumun taleplerini almak ve bu sorunları çözmek olmaz; daha çok kendi sorunları ile topluma gider ve insanlardan oylarını isterlerdi…
Aslında yaşanan siyaset elitlerinin kendilerini topluma dayatmasından başka bir şey değildi; Türkiye’de merkez siyaset, bütün toplumsal katmanların katkısıyla ortaya çıkan “artık değerin” toplumun büyük çoğunluğundan kaçırılması ve küçük bir azınlığa dağıtılması faaliyetine dönüşmüştü…
Kamu ihale yasası bir türlü kamunun ihtiyaçlarını esas alacak şekilde düzenlenmez, tam tersine temel kaygı “nasıl yandaş mütahit ve ihaleyi veren kamu otoritesinin işi kolaylaştırılır!” olurdu.
Her türlü kamu harcaması yapılırken; harcamanın yaratacağı toplumsal faydadan çok; söz konusu harcamanın kimlere nasıl fayda sağlayacağı üzerinde yoğunlaşılırdı…
Kamusal denetimin olmadığı toplumların genel görüntüsü bu olmakta. Siyasiler ve yandaşlar kamu kaynaklarını çarçur ederek bütün bir toplumun geleceğini çalmakta, kendileri saraylarında semirirken toplumun geniş kesimleri yoksulluk sınırında en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz halde yaşamaktadır…
Türkiye’de vergi politikaları tıpkı kamu harcamalarında olduğu gibi içler acısıdır. Doğrudan tüketimden alınan “dolaylı vergilerin” toplam vergi gelirlerine oranı yüzde 70, gelirden alınan “dolaysız vergilerin” oranı ise yalnızca yüzde 30 dolaylarına kalmaktadır.
KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerle zaten yoksulluk sınırında yaşayan, asgari ücretle çalışan toplumun geniş kesimlerinin her türlü tüketimi daha alış veriş aşamasında devlet tarafından hemen vergilendirilmektedir. Ancak buna karşın devlet, ücretlerden alınan gelir vergileri hariç “gelir vergisi” gibi dolaysız vergilerde aynı duyarlılığı göstermemekte, oldukça rahat davranmaktadır.
Özcesi şudur; her türlü toplumsal bilinç ve denetimden yoksun toplumlarda; devlet hem vergi toplarken; hem de topladığı kaynağı harcarken toplumun geniş kesimlerinin çıkarlarını değil; siyaset elitlerinin ve egemen sınıfların çıkarlarını gözetmektedir..
Dolayısıyla çoğu zaman egemenler tarafında özellikle birbirinden ayrılmaya çalışılan ekonomik ve siyasal alan, tam dersine birbirine sıkı bağlarla bağlıdır. Bu içi içe geçiş öylesine yoğundur ki; isteseniz de birbirinden ayıramazsınız. Yani aslında yolunuz ekonomiyi nasıl tarif ederseniz edin siyasete; siyaseti nasıl tarif ederseniz edin ekonomiye çıkar…
“Laiklik elden gidiyor” veya “Bunlar diyaneti kapatacaklar, dinimiz elden gidiyor” söylemleri aslında içi tamamen boş, toplumun korkularına basarak oradan iktidar üretme çabasından başka bir şey değildir. Bütün bu boş laflar iktidar sahiplerinin toplumsal kaynakları kendi lehlerine kullanırken; geniş halk kitlelerini manipüle etme çabalarının bir yansıması olmaktadır.
Kimi hükümet olup direk devlet hazinesini babasının kasası gibi kullanırken, kimi de belediyelerde var olan rantla yetinmek zorunda kalmaktadır. Ancak her iki çevre de sonuç itibariyle aynı yolun yolcusu olmaktadır.
İşte bu oyun HDP’nin Türkiye’de oyuna girmesiyle bozulmuştur. Bir anda statükonun başat temsilcisi CHP ön seçimle demokratlaşmaya, seçim bildirgesiyle toplumun yoksullarıyla daha doğrudan ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bunu kimse Kemal Kılıçdaroğlu faktörü ile izah etmeye çalışmasın, bu gelişmenin Kılıçdaroğlu ile doğrudan bir alakası yoktur, Kılıçdaroğlu faktörü belki süreci biraz kolaylaştırmıştır.
Sitemin soluna kuvvetli bir ekonomik ve sosyal programla yerleşen HDP ve Kürt hareketi, bütün sistemi sola ve demokrasiye doğru çekmektedir. Artık bu ülkede hakkaniyetli; toplumun yoksullarını gözeten, onların aklı ve eylemini örgütleyecek, her türlü haksızlığa direnen bir güç vardır.
Kendi medyasıyla, sistemin yalan üreten mekanizmalarını boşa çıkarmış; kırk yılın mücadele deneyimi ve kararlılığıyla her türlü gericilikle kopuşmuş bu güçle, sıradan metodlarla mücadele etmek artık ne AKP ne de CHP için kolay değildir.
HDP ve Kürt hareketini, bütün sistem partileri sadece fiziki bir güç olarak değil; aynı zamanda başka bir hayatın temsilcisi olarak da enselerinde hissetmektedirler. Ya kendilerine çeki düzen verecekler ya da tasfiye olacaklardır.