Çocukluğumuzda, içinde Şahmeran’ın olduğu söylenen güvercinlerin hiç eksik olmadığı o mağaraya da gireriz, söz! Ağaç kovukları ve kaya çatlaklarını mekan tutmuş bal arılarını bu sefer mutlaka bulacağım sana!
Engizek dağlarının batıya uzanan kolunu takip eder, Zeytun Ilıcası’na Ermenisiz bırakılan Ermeni yurduna gideriz yine. Eski sahiplerinin çığlık izlerini taşıyan öksüz kalmış evleri, köprüleri, kirli bir yama gibi duran minareli kilisesi ve hala ağlayan çeşmesiyle bir daha ağlarız, gel!
Çocukluk algısıyla bize dağ gibi gelen Ayı Tepesi’ne çıkar, temmuzda bile erimeyen karlarıyla „Bir“ Çukurundan bol bol kar yer, sonra da bir güzel hastalanırız, gel!
Doğaya tapınma zamanlarından kalma, aynı hizada, aynı biçimde ve ara mesafesi eşit olan „Üç taşları „ inceler, felsefe yaparız! Büyük kayalıkta korku merak arası o acayip duyguyla yılan ararız yine! Bir dünyadan başka bir dünyaya geçer gibi üzerinde eski zamanlardan kalma yıkıntılar olan tepenin altından geçen „kavri kun“ deresinden de geçeriz.
Gerillaya yol gösterdiğimiz gecenin sabahında kestirmeden geri dönerken indiğimiz yamaçta, yaşlı bir insan eli gibi yosun lekeleriyle pul pul olmuş bir kayanın alnında kuş ve yılan figürleri görmüş, zamanımız olmadığından başka zaman kazma kürekle geliriz demiştik. Ama o başka zaman hiçbir zaman gelmedi. Gel ki, başkaları bulup kazmadan, biz çıkaralım şu gömüyü, hazine bizi bekliyor, gel!
Çerçilerden yün karşılığı Elbistan elması alır, Göksu’ya balık tutmaya gideriz. Her zamanki gibi yine eli boş döner, acısını yaban armutlarından çıkartırız. Eylül ayı gelince buz gibi suların başında, koyun sütünden teleme yaparız, sen yeter ki gel!
„Bugün doğa için ne yaptın?“ diye yine sorarsın, gülmekten konuşabilirsem eğer, „karıncalara ekmek kırıntıları attım“ derim…
Kahkahalarımız ardıç ve kamalaklara çarpa çarpa dağları aşıp, Pazarcık’a senin Gulê’ne benim Etê’me doğru yankılanır giderdi. Baharın orta yerinde umutla çiçeğe uzanan birer tomurcuktuk henüz! Evlenince musahip olacak bitişik yapacaktık evlerimizi, soframız bir, bahçemiz bir...
Yarın kadar yakınken hayallerimiz dün kadar uzak oldu sonra. Beko’ların çokluğundan kavuşamamıştık ikimiz de. Oysa Mem gibi sevmiştik onları ve onlar Zîn gibi sevmişlerdi bizi. „Gerçek tanrı aşk, ötesi yok“, derdin. Dört tanrı birden öldü öyleyse, dört ışkın kefen giydi. Kurumuş otlar gibi savrulan filizlerimize bakıp cehennemi görmüştük.
Uzatmayayım, sen de daha fazla uzatmadan dön, gel! Yumrulu gövdesiyle bin yıl öteden gelmiş gibi duran, yaşlı ardıç ağacının altında uyurken, bir gün ansızın sen beni uyandır, benden bunu esirgeme artık, gel! Karlar iyice erimeden gel ki, karın göğsünden çay demleyeyim kardeşime. Baharın en görkemli zamanında kevenler çiçek açarken gel!
* * *
„Kevenler çiçek açarken gel“ demişti Allo. Bana yazdığı, daha doğrusu okuma yazması olmadığından kızı Etê’ye yazdırdığı ilk ve son mektubunda,
bulut, rüzgar, kuş, ağaç, ot, yıldız ve toprağıyla yaşamı okuyabilen Allo’yu dinleyip de gitmedim. Gidemedim, gidemiyordum, çünkü bilmediği şeyler vardı Allo’nun, anlatıp da tertemiz yüreğine gam ekmek istemedim…
Pepuk kuşunun ağıtını dinlerken ağlayacak kadar duygusal, kırkındaki çocuk Allo’ya, dünyada dünya kadar adaletsizliklerin olduğunu anlatmaya kıyamadım. Doğayı onun kadar seven başka bir insan tanımadım ben. Doğanın nabzından seziyordu ki, „asıl yaradan doğanın kendisi ve kendisi de yaradanın bir parçasıdır“. Onun için her yönü kıble, her anı ibadetti Allo’nun.
Kurak yaz akşamlarında ay ışığı altında cırcır böceklerinin sesini dinlerken, aşk halinde zikre giren bir dervişti Allo. Et yemezdi, dünyanın değneksiz tek çobanı oydu belki de. Sivas’tan getirdiği dağ heybetinde dev gibi bir köpeği vardı Şero adında. Acından ölse de, başkası yalını verdiğinde yemiyordu, ille de Allo verecek. Allo onunla tıpkı bir insanla konuşur gibi konuşurdu. Kuyruğunu sallar, Allo’yu anlıyormuşçasına dinler, bazen de yalvarırcasına acınır, hırıltılar çıkarırdı Şero.
Bir anaç gibi yavrularını etrafında toplayan, sürüsüne tek sesle hükmeden kavallı bir dengbêjdi Allo. Bir keresinde ölmek üzere olan bir yavru sincap bulup eve getirmişti. Adını Hêvî koyduğu sincabına türlü otlardan ilaçlar yaptı, üzerine titrer gibi günlerce bakıp besledi. Bir zaman sonra sağlına kavuşan Allo’nun küçük arkadaşı Hêvî, onu bırakıp da hiçbir yere gitmedi.
Şımartılmış çocuk edasında bir maskot gibi keçesinden sarkar dururdu hep.
Ne zaman Allo’yu düşünsem, ilk o haliyle gelir gözlerimin önüne.
Allo, sevgi dolu yüreğine börtü böceğiyle dünyayı sığdırmıştı ama, başkaları kendi sığ dünyalarına onun yüreğini sığdıramadılar. Köpeği Şero, Allo’nun askerlerce tarandığı çınar ağacının oradan, verilen hiçbir şeyi yemeden, günlerce acı acı uluyup, yerleri eşeleye eşeleye can vermiş. Onu, Allo’nun keçesine sarıp, baş tarafı Allo’nun mezarına bakacak şekilde oracığa gömmüşler.
Adı yasaklı nazlı yurduma gidersem, Allo’nun mezarını kevenlerle çevirip, ekmek kırıntıları serpeceğim üzerine. Karıncalar üşüşünce belki gıdıklanır, güler de sesini duyarım. „Kalk,“ derim „kevenler çiçek açtı, kalk!“
Çınar ve ardıç ağaçlarının saksılara dikildiği, düşlerin teknikle takas edildiği, seraplar misali yaklaştıkça kaybolan özsüz kalabalıkları ve kışın sonu yine kış olan iklimiyle, Avrupa denen bu dev mezarlıktan gideceğim. Masalların yaşamla, yıldızların çoban ateşleriyle birbirine karıştığı ışık denizi yurdumun ateş, isyan ve özgürlük kokan dağ yürekli çocuklarına kavuşup, karışmak için gülistana, gül vatana, Kürdistan’a gideceğim.
Allo’nun bana vasiyetidir, kurumadan gideceğim.