
KCD-E Eşbaşkanı Murat Ceylan, Avrupa’daki Kürdistani kurumların “demokratik toplum merkezleri” modeliyle kendilerini yeniden yapılandırdığına dikkat çekerek, “Başta da belirttiğimiz yeniden yapılandırma sürecine yönelten fikir, demokratik ulus paradigmasıydı. Bu kapsamda sadece Kürt halkı değil birlikte yaşadığımız tüm halklar, renkler, inançlarla birlikte demokrasi ve özgürlüğün odaklaştığı kurumsal mekanizmalar yaratmayı hedefledik” dedi.
HDP çalışmalarıyla birlikte de ortaya büyük bir potansiyelin çıktığını kaydeden Ceylan, “Bunun artık kurumsallaşması gerekiyor. Gerek Avrupa’da siyasal sürece müdahale ihtiyacı, gerekse de ülkeyle Avrupa’da yaşayan göçmenler arasındaki köprü kurma ihtiyacı, HDP’nin Avrupa’da kurumsallaşması gerektiğini gösteriyor. Bizler halkların buluşması konusunda üzerimize düşen öncülüğü yapacağız. Bu anlamdaki çabamız en üst düzeyde sürecektir” diye kaydetti.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrite, Kürt kültürünün yok edilmesine, gençlerin “hiçleştirilmesine”, göçmenlere dayatılan ekonomik çöküşe karşı çalışmalarının yanı sıra Kürt halkının dört parçadaki mücadelesini ve Rojava Devrimi’ni tanıtma amaçlı etkinliklerini sürdüreceklerini de belirten Ceylan, önümüzdeki dönemde Avrupa çapında yüz bin üyeye ulaşmayı hedeflediklerini aktardı.
Avrupa Kürt Demokratik Toplum Kongresi (KCD-E) Eşbaşkanı Murat Ceylan, Avrupa çapında beş yüzü aşkın kurumun temsilcisi olan KCD-E’nin 22-26 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirdiği kongresinde alınan kararlara dair detayları ve yeni dönemin planlamasını gazetemize anlattı.
KCD-E nedir? Hangi işlevle ve kapsamla çalışmalarını yürütüyor? Hangi ülkelerde, hangi alanlarda, ne kadar kurumu kapsıyor?
KCD-E, Avrupa’daki Kürdistani tüm kurumların bileşenlerinden oluşuyor. Avrupa’daki Kürdistani kurumların kendini her ülkede ifade edecek örgütlü yapıları bulunuyor. Değişik kentler, ülkelerde bulunan yapıların aynı zamanda merkezi kurumları da bulunuyor. Bu merkezi Kürdistani kurumların kendi aralarındaki eş güdümü; özgünlüklerini koruyarak ortak paydalarda karar ve mücadele dinamikleri oluşturma buluşmasıdır, diyebiliriz KCD-E için. Örneğin Fransa’da Fransa’nın tamamını kapsayan Fransa Demokratik Kürt Konseyi (CDK-F) mevcuttur. Bunun içinde inanç birlikleri, tüm Fransa’daki Demokratik Kürt Toplum Merkezleri, TEV-ÇAND, yöre dernekleri, kolektifler, komünler yer alıyor. Aynı yapılanma, diğer ülkeler için de geçerli. NAV-DEM, Almanya’nın örgütüdür. 243 kurum, toplum merkezi, kültür-sanat oluşumu, inanç birliği, kendisini NAV-DEM çatısı altında örgütlemektedir. İsviçre, Hollanda, Belçika, Avusturya, Danimarka, İsveç, İngiltere… Kürdistani kurumlar, örgütlü oldukları her ülkede kendilerini ülke konseyi olarak örgütlemektedir. Ülke konseylerinin yönetimi ve iradesini ise KCD-E yürütmesi ifade ediyor. Avrupa çapında beş yüzün üzerinde kurum, kendisini “KCD-E bileşeni” olarak ifade ediyor.
22-26 Haziran tarihleri arasında, 279 delegenin katılımıyla ikinci genel kurulunuzu gerçekleştirdiniz ve bazı kararlar aldınız. Neydi bu genel kurulun önemi? Nasıl tartışmalar yaşandı ve ne kararlar alındı?
İkinci kongremizdi. Geçtiğimiz yıl Kürdistani kurumlar, Avrupa çapında kendi içerisinde yeniden örgütsel ihtiyaçları doğrultusunda bir yapılanmaya gitti. Bu yapılanma öncesinde Kürdistani kurumlar, ülkeler bazında federasyonlar, Avrupa çapında ise konfederasyon olarak örgütleniyordu. Bu, daha çok dernekleri kapsayan bir çalışmaydı. Özellikle 80 sonrası şekillenen dernek modeli, Avrupa’ya göç etmek durumunda kalan halkımızın ülkeyle arasında bir nevi köprü niteliğindeki örgütsel modeldi. Artık Avrupa’da üçüncü kuşağın yetiştiği, ülkede ve Avrupa’da mücadele dinamik ve ihtiyaçlarının süreçle birlikte farklılaştığı, daha geniş bir perspektifle örgütlenme ihtiyacı gibi sorunların bize işaret ettiği yeni bir çalışma modeli mevcuttu. Bu sadece Kürt sorunu konusunda değil aynı zamanda Kürdistani coğrafyanın bütün renkleri, toplumsal ihtiyaçları, kültürü, inançlarını içeren ve aynı zamanda Avrupa’da yaşamanın getirdiği sorunlara da müdahil olan yeni bir yol gösteriyordu. Bu ihtiyaçlar çerçevesinde tüm kurumlar kendini yeniden yapılandırmak için kolları sıvadı. Ülke bazında yapılan yeniden yapılandırmalar Avrupa konfederasyonunu da yeniden şekillendirerek KCD-E sistemini oluşturdu. Bütün bunlar, Rojava, Küzey Kürdistan ve Kürdistani tüm kurumlara da rehber olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik modernite ve demokratik ulus paradigmasından kaynağını alıyordu. Bu perspektifle inşa ettiğimiz model, Avrupa’da halkımızın kendini yeniden örgütlediği, kurumsal yapılarını buna göre konumlandırdığı yapılandırma diyebiliriz. Bu, geçmiş bir yıllık çalışmanın kurumsallaşma düzeyini görmek açısından 22-26 Haziran tarihleri bizim için önemliydi. Bir yıl içerisinde Şengal, Kobanê, Rojava, 7 Haziran seçimleri gibi çok önemli süreçleri geride bıraktık. Bütün bu süreç boyunca Avrupa kitlesi, destekçi konumunda kalmadı; müdahale eden aktif bir aktör haline geldi. İşte burada ortaya çıkan potansiyel de Genel Kurul’a yansıdı. Geçiş süreci de diyebileceğimiz bir sürecin değerlendirildiği kongrede, yetmezlikler, boşluk bırakılan noktalar, ilerlenen boyutlar, tüm delegelerle birlikte yeniden ele alınıp bir sonraki yılda kurumsallaşmanın oturması için de bir deneyim havuzu oluşturuldu diyebiliriz.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, Rojava’daki kantonların uluslararası arenada tanınması, Kobanê’nin yeniden inşası, Avrupa çapında yüz bin yeni üyenin kazanılması, Kürdistani kurumların yıllık planlamaları doğrultusunda yapılacak tüm etkinliklerin güçlendirilmesi, PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkarılması için gerekli tüm çalışmaların yapılması, alınan kararların başında geliyor.
Kararlardan biri, Rojava’yla dayanışmanın daha da yükseltilmesi ve Rojava halkının kazanımlarının korunması için çok yönlü mücadele yürütülmesi... Bugüne kadarki mücadele çok yönlü değil miydi? Yeni karar, nasıl yenilikler ortaya çıkaracak?
Şu ana kadar yaptığımız çalışmalarda biz, Rojava adını duyurmak gibi bir noktadaydık. Yapılan eylemler daha çok katliamlar karşısında bir savunma niteliği taşıyordu. Bir aşamadan sonra artık Rojava, katliamlarla değil bir yaşam modeli olarak kendini ortaya koydu. Avrupa’da bir sistem olarak tartışılmaya, görülmeye başlandı. Bizim buradaki rolümüz oradaki direnişi uluslar arası kamuoyuna mal etmekti. Özellikle KCD-E’nin diplomasi alanı, bu konuda büyük bir emek ortaya koymuştur. Bugün tüm dünya tarafından yakından izlenen Rojava’nın ortaya koyduğu demokratik özerk yaşamın artık tanınması aşamasındayız. Bu anlamda Avrupa örgütü olarak bunun sağlanması için gerekli tüm kapıları çalacağız; orada yaşam ve vücut bulan sistemin dili olacağız, diyoruz. Sadece DAİŞ barbarlığı karşısındaki duruş değil aynı zamanda insanlığa Ortadoğu için barışın ve demokrasinin adresini göstermemiz gerekiyor. Bu anlamda artık bir sistem ve modelin savunulması için diplomasiyi sadece mağduriyetimiz üzerinden değil ideolojimiz, ortaya çıkardığımız yaşam modelimizle yürüteceğiz. Bu aynı zamanda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi olarak ortaya koyduğu modelin bir parçasıdır. Bu modeli bütünlemek için birileri savaşırken, birileri diplomasi yapacak, birileri sosyal ve ekonomik ayağını oluşturacak. Yani her kurumsal yapı, kendi alanından demokratik ulus inşasının parçası olacak, diyoruz.
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın özgürlüğünü de temel mücadele başlıklarından biri olarak görüyorsunuz... Daha önce de buna dair öncülüğü Avrupa’dan yapılan bir imza kampanyası yürüttünüz. Nasıl etkileri oldu?
İmza kampanyasını sadece sayılarla düşünmek doğru değildi. Hem imzayı toplayanlar hem de bu çalışmaya katılım gösteren, hatta imzalamayan bireylerde bile bir farkındalık yarattı. Bir halkın kendi önderi için çabası, enerjisi, ısrarı, sahiplenmesi ortaya çıkarken, diğer taraftan imza föyünün uzandığı herkes Kürt halkının önderi için ortaya koyduğu iradeyi tanımış oldu.
Bu çalışma start aldığında ben bizzat Paris’teki ilk imza çalışmasında bulundum. Kürdistan Enformasyon Bürosu öncülüğünde, tüm Kürdistani kurumların katılımıyla her yıl Fransa’da düzenlenen İnsanlık Şenliği’nde (Fete Humanite) start almıştı. Paris Katliamı’nda yaşamını yitiren yoldaşımız Fidan Doğan da çalışmada aktif yer alıyordu. Onun bir sözü vardı, hazırlık çalışmaları sırasında: “Önderliğimiz özgürleşirse hepimiz özgürleşiriz.” Bu umutla her insana ulaşan bir imza kampanyası yürütüldü. Avrupa’nın birçok noktasında sadece Kürtler değil dostları da çalışmaya dahil oldu. Birçok yabancı insan, “Öcalan’ın özgürlüğü özgürlüğümüzdür” dedi.
İmzalar 15 Şubat 2015 tarihinde Avrupa Konseyi’ne teslim edilmeden önce Avrupa çapında üç koldan 15 günlük yürüyüşler yapıldı. Gerek yürüyüşler sırasında gerek o güne kadar yapılan çalışmalarda bir halkın iradesi ortaya konuldu. Bu kadar imzanın toplanması, üç yılldır yapılan nöbet eylemi, bir iradeyi gösteriyor. Buna dünyada başka örnek yoktur. Artık sadece Öcalan adı değil Öcalan’ın ortaya koyduğu fikirler de tartışılmaya, demokratik özerklik modelinin Ortadoğu’da çözümün adresi olduğu fikri Kürt halkı dışında daha geniş kesimlerde yankı bulmaya başladı. Akademilerde, üniversitelerde bu tartışmalar yürütülüyor, ülke parlamentolarına taşınıyor.
Yoldaşımız Fidan Doğan’ın söylediği gibi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürleşmesi için attığımız her adım, bizim de özgürleşmemiz için yeni kapılar, yeni olanaklar ve yeni zeminler yaratıyor. Bugün artık sadece Kürtlerle ilgili değil Ortadoğu’nun demokrasi ve barışla tanışması noktasında da özgürleşme sorunumuz var. Yani Öcalan’ın özgürleşmesi, Ortadoğu’nun özgürleşmesidir.
Bu başlıkta yeni dönemde nasıl bir mücadele biçimi hedefliyorsunuz?
Avrupa’da yaşadığımız her ülkenin özgünlüğünlüğünü de göz önünde bulundurarak kendimizi siyasal, kültürel, ekonomik ve sosyal olarak örgütleyeceğiz. Bunun perspektifi de Sayın Öcalan’ın 2015 Newroz’undaki mesajından kendimize çıkardığımız sonuçları içeriyor.
Bir başka kararınız demokratik ulusa uygun biçimde yeni bir örgütlenme hamlesi... Neler değişecek?
Başta da belirttiğimiz yeniden yapılandırma sürecine yönelten fikir, demokratik ulus paradigmasıydı. Bu kapsamda sadece Kürt halkı değil birlikte yaşadığımız tüm halklar, renkler, inançlarla birlikte demokrasi ve özgürlüğün odaklaştığı kurumsal mekanizmalar yaratmayı hedefledik. HDP bunu kendi özgün çalışmalarıyla ülkede somutlarken, bizler de aynı perspektifle Avrupa’da yeni bir model ve yeni örgütlenme biçiminin temsilcisi olduk. KCD-E olarak HDP bileşenleriyle ortak bir çalışmayı kurumsallaştırmak için tartışmalarımızı yürütmüş, özellikle seçim sürecinde ortak bir emek ortaya koymuştuk. Ortaya ciddi bir potansiyel çıkmıştır. Bu potansiyel içerisinde farklı inançlar, halklar, siyasal yapılar var. Bunun artık kurumsallaşması gerekiyor. Gerek Avrupa’da siyasal sürece müdahale ihtiyacı, gerekse de ülkeyle Avrupa’da yaşayan göçmenler arasındaki köprü kurma ihtiyacı, HDP’nin Avrupa’da kurumsallaşması gerektiğini gösteriyor. Bizler halkların buluşması konusunda üzerimize düşen öncülüğü yapacağız. Bu anlamdaki çabamız en üst düzeyde sürecektir.
KCD-E 2. Genel Kurulu ardından yaptığınız açıklamada, “Avrupa’daki Kürt halkının sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitsel ihtiyaçlarına ilişkin çok yönlü kararlar aldığınızı” da belirttiniz. Başlık başlık bu kararları özetleyebilir misiniz?
Avrupa’da uzun süredir yaşayan halkımızın sosyal ve kültürel ihtiyaçları kendini daha çok ortaya koyuyor. Yeni jenerasyonların kendi inancına, kültürüne, dokusuna yabancılaştığı bir dönemdeyiz. Bu sorunu ailelerin omuzlarına yıkmak doğru olmaz. Sorumluluğumuzun farkındayız. Kurumsal olarak bu sürece müdahale etmek istiyoruz. Gençlerimizin toplumsallığın farkına varması, aidiyetini unutmaması ve geleceğin inşasına katılması için daha geniş programlarımız, kurumlarımızda buna uygun etkinlikler, eğitimler ve sosyal çalışmalar olacak.
Kapitalist toplumsal doku içerisinde, gençlerin hiçleştirildiği bir dönemden geçiyoruz. “Gençlerimiz nasıl gidip de DAİŞ’e katılabiliyor” diye şaşırabiliyoruz hepimiz. Bunun gerekçesine baktığımızda, gençlerimizin hiçleştirilmesini görürüz. Bu durum, hem bizim hem de ailelerin rolünü ortaya çıkarıyor. Gençleri suçlayamayız. O gencin bu duruma gelmesi sırasında müdahil olmayan herkesin payı var. Avrupa’da kapitalizm, göçmenleri zaten gettolaştırıyor, sistem dışına itiyor. Eğitimden diğer sosyal alanlara kadar her yerde ikinci sınıf muamelesi gören gençlerin çıkışsızlığıysa bu sonuçları ortaya çıkarıyor.
Toplumun bütün katmanları için alternatif yaşam alanları yaratmak zorundayız. Bu sürece yanıt olmak için yeniden yapılandığımızı söyledik. Bu nedenle dernekle sınırlı kalmamak gerektiğini tespit ederek demokratik toplum merkezlerini örgütledik. Bu çalışmalarımız sürecek.
Ekonomik alanda ise halkımızın ihtiyaçlarına cevap olacak kooperatifleri örgütlemek, buna öncülük etmek istiyoruz. Birçok ülkede yaşanan krizlerin en ağır faturası, göçmenlere ödettiriliyor. İşçi ve emekçilerin Avrupa’da da komünal yaşamı örgütlemesi gerekiyor. Bu modelin örneklerini yaratabilirsek, sadece Kürdistanlılar için değil Avrupa’daki bütün halklar için bir model yaratmış olacağız.
Eğitim konusunda ise… Halkımız uzun yıllar yasakların, sömürünün gölgesinde yaşadı ve ardından Avrupa’ya geldi. Dilini gramatik olarak bilmiyordu. Edebiyatı, sözlüydü. Bunun yanında geldiği ülkeye adaptasyon sorunu da ortada duruyordu. Bu karmaşa içinde halkımız, edebiyatından, tarihinden, renklerinden yoksun bırakıldı. Bu yoksunluğu, yaratacağımız eğitim olanaklarıyla gidermeyi hedefliyoruz. Bu sadece bizim kurumlarımızla ilişkili bir çalışma olmayacak. Ülkelerin eğitim müfredatlarında Kürtçe’nin seçmeli ders olması için de çabalarımız sürüyor. Yine üniversitelerde Kürt edebiyatı çalışmalarını güçlendirmeyi hedefliyoruz. Kreşler konusunda ise somut projelerimiz mevcut. Kongremizde, pilot bölgelerde kreşler oluşturma konusunda kararlaşmaya gidildi ve çalışmaları sürüyor.
Derneklerden DKTM’lere geçişle birlikte daha kapsayıcı ve toplumsal sorunlara çözüm olma hedeflerinize ulaştığınızı düşünüyor musunuz? Ayrıca bir de daha fazla kişiyi üye yapma hedefiniz vardı…
Dernek olmaktan vazgeçişin amacı, zaten toplumsal sorunlara ilişkin çözümlere ulaşmada kapsayıcı olamamamızdı. Bu nedenle “demokratik toplum merkezleri” örgütlenme modeline gidildi. Artık dernek olarak tanımlamak doğru değil. Toplum merkezlerinin iki yıllık faaliyetlerine bakıldığında azımsanmayacak bir yol alındı ama istenen düzey mi derseniz, halen bu sağlanabilmiş değil. Hedef Avrupa çapında 100 bin yeni üye. Bu yıl kurumlarımızın önündeki hedef bu. Seçim sürecinde 211 bin oy almış, neredeyse 300 bin insana ulaşmış bir kurumsal ağın 100 bin üye yapması hayal değil. Bu aynı zamanda yüz binlerin ihtiyaçlarını açığa çıkarmak ve çözüm gücü olmak anlamını taşıyor. Kapsayıcı bir örgütlenme modelini güçlendirmek için bir hamle olacaktır.
Peki çalışmalarınızı Avrupa kamuoyuna ne kadar mal edebiliyorsunuz? Diplomasi konusunda da yeni bir planlama var mı?
Şimdiye kadar sadece kendi kitlesine hitap eden bir çalışma mevcuttu ama bunu kırdık diyebiliriz. Diplomasi alanında da sadece mağduriyet bildiren bir süreci çoktan geride bıraktık. Artık kendi dostlarını ve ilişkiler ağını oluşturmuş, geniş halk kitlelerinin de desteğini alan, ilişkiler geliştiren bir diplomasi alanımız mevcuttur. Bunu daha geniş halk kitleleri içerisinde halk diplomasisine dönüştürme, kurumsallaştırma konusunda çalışmalarımız sürecektir.
Demokratik Toplum Merkezlerinin örgütlenmesiyle siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik bir örgütsel hamle hedeflenmiştir. Bu anlamda kurumların yeniden içeriklendirilmesi, mekansal değişimler, toplumla iletişimini yeniden düzenleme, süreçlere yaklaşımda farklılık yaratma gibi çalışmalar sürüyor. Büyük bir yol da alındı bu anlamda. Yaptığımız her çalışmada aslında yeni olanakları da görüyoruz. Örneğin hitap ettiğimiz kitlenin Avrupa’da kendi bulunduğu ülkenin vatandaşı olma potansiyelini seçim sürecinde gördük. Bu anlamda ülkelerin siyaset kurumları, yerel yönetimleri gibi mekanizmaları içerisinde de aktif olarak o ülkenin siyasetine de katkı sunabileceğimizi gördük. Bütün bunlar birer çalışma alanı. Bu anlamda kongremizde geniş tartışmalar yürüttük. Bir çalışma programı ortaya koyduk. Umut ve mücadele kararlığının ortaya çıktığı bir dönemin emekçileri olacağız.
SELMA AKKAYA/PARİS