
Bu satırları yazarken (pazar günü) sonuçları bilemediğimiz için biz meraklıyız. Ancak sizler okurken seçim sonuçlarını bileceğiniz için bizim gibi merakınız olmayacak. Tersine seçim sonuçlarını tartışıyor ve yorumluyor olacaksınız. Ortaya çıkan sonuçların ülkemizi ve toplumumuzu nereye götüreceğini kestirmeye çalışacaksınız.
İşte böylesi dönemler bizler açısından zor dönemlerdir. Ne yazmak gerektiği konusunda zorlanmanın yaşandığı anlardır. Çünkü tüm ülke ve toplum tek bir olaya odaklanmıştır, fakat sonuçlar belli olmadığı için böyle toplumun nabız atışı olan olay hakkında bir şey söylenip yazılamamaktadır. Bu kadar bütünlüklü bir odaklanmanın olduğu bir ortamda da başka bir konuyu gündem yapmak pek ilgi çekici olmamaktadır.
Ancak yine de elbette ülkemizin yazılacak gündemleri var. Hatta en az seçim kadar önemli olan konuları var. Seçim öncesi derinleşen tartışmalar ve hararetlenen atışmalar o kadar çok kir-pas ortaya çıkardı ki, aylarca ve hatta yıllarca temizlemekle bitmez. Meğer ülkemizi yöneten iktidar ve devlet ne kadar da fazla kirliymiş!
Üsluplu ve içerikli bir tartışma kültürü de olmayınca seçim meydanları mahalle sokaklarından daha beter hale geliyor. Şu AKP-Fethullahçı çatışmasında şimdiye kadar sarf edilen sözlere bir bakın! AKP, CHP ve MHP arasındaki atışmalara bir bakın! Taraflar birbiri hakkında neler söylemedi ki! Affedersiniz ne birbirinin dinsizliklerini bıraktılar, ne de imansızlıklarını! Oysa bunu yapanların her biri yıllardır kendilerini dinli ve imanlı olarak halka yansıtıyorlardı. Demek ki hepsi yalanmış ve halkı aldatmak içinmiş!
Zaten açığa çıktı ki, mayaları yalan ve yolsuzlukmuş! Koca koca ve yaşlı başlı olup ülkeyi yönetmeye aday olan adamlar birbirlerine söylemedik ne bıraktılar ki? Herkesin kendisi için değil de rakibi için söylediklerini dikkate alalım ve toplayıp bir araya getirelim, o zaman elle tutulur ortada ne kalır? Doğrusu da bu olduğuna göre, ülkemizin siyaset erbabının elle tutulacak yanının kalmadığı ortaya çıkıyor. Yalan, dolan, hırsızlık, yolsuzluk neredeyse bunların mesleği haline gelmiş!
En son seçimden iki gün önce Dışişleri Bakanlığındaki bir toplantının kayıtları basına yansıdı ki, şimdiye kadar yapılan atışmaların hepsini geride bıraktı. Cumhurbaşkanı dahil devleti yönetenlerin hiçbiri “Bu yalandır” demediğine göre, tersine yalanlama yerine ses kayıtlarını basına sızdıranları ağır bir dille suçlamayı yeğlediklerine göre demek ki basında yayınlananlar doğru. Devlet yönetimi de bu biçimde doğrulamış oluyor. Seçim olmasına rağmen, olayın ehemmiyeti nedeniyle yine de herkes bu durumu tartışıyor.
Nasıl tartışmasın ki! Dışişleri Bakanlığında yapılanlar hem herkesi ilgilendiriyor, hem de varlığını ve geleceğini tehlikeye atıyor. Dışişleri Bakanlığında Bakan Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı ve Genel Kurmay temsilcisi toplanmış ülkeyi savaşın içine sokmayı tartışıyor. Hem de bunu gayri meşru yollarla, komplo ve provokasyonlarla yapmayı planlıyor.
Bu konuda söylenenleri duyanların, yazılanları okuyanların adeta kanı donuyor. Çünkü söylenen her bir söz, insana “Bu kadarda mı olur?” dedirtecek cinsten. Gerçekten Türkiye böyle mi yönetiliyor? Ülkemizi yönetenler bu kadar mı düştüler?
Söylenen şu sözlere bir bakın: Sözde ülke güvenliğinden sorumlu koskoca MİT Müsteşarı, Suriye tarafına dört kişi geçirerek ülkemize sekiz füze attırmaktan ve böylece savaş gerekçesi yaratmaktan söz ediyor. Komplo yapmayı düşünüyor yani! “Gerekçe yaratmak çok kolay” diyor. Gerekirse bombaların patlatılacağından, hatta Süleyman Şah Türbesine bile müdahale edilebileceğinden söz ediyor. Şimdiye kadar “İki bin TIR dolusu silah ve cephanenin Suriye’ye geçirilmiş olduğunu” belirtiyor!
Genel Kurmay temsilcisi orgeneral tüm bu yapılanları onaylıyor ve daha fazla ve hızlı yapılmasını istiyor. Yapılanlardan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da pek memnun olduğu anlaşılıyor. Zaten her şeyi MİT ile birlikte planlayıp yapıyorlar.
Böylece üç yıldır Suriye sınırında yaşanan olaylar da aydınlanmış bulunuyor. Bu durumda sınırda Suriye uçağının nasıl vurulmuş olduğu da netleşiyor. Suriye’deki El Kaideci çetelere kimlerin ve nasıl destek verdiği de açığa çıkıyor. Hatta Rojava halkına saldıran çeteleri kimlerin desteklediği ve sivil halka saldırttığı da netlik kazanıyor.
Dahası bu konuda iddia edilenler de epeyce farklı. Örneğin Kürtlerin söyledikleri ve iddiaları çok önemli bir farklılık arz ediyor. Çok farklı Kürt çevrelerine göre, Dışişleri Bakanlığında yapılan müdahale tartışmasının ve planının hedefi aslında Rojava Kürdistan. Özellikle de Kobanê Bölgesi! Son günlerde IŞİD çetelerinin Kobanê’ye saldırısını buna bağlıyorlar. Bu saldırılarla Dışişleri Bakanlığındaki tartışmanın eş zamanlı olmasına dikkat çekiyorlar.
Hatta Kobanê Demokratik Özerk Yönetiminin “Görüşmek için” Türkiye’ye çağrılmasını buna bağlayanlar bile var. Görüşme talebinin bahane olduğunu söylüyorlar. Yönetimin çağrılmasına rağmen görüşmenin uzatıldığını, aynı zamanda da Kobanê’ye çetelerin saldırı yaptığını belirtiyorlar. Bunların hepsinin birbirine bağlı ve planlı olduğunu iddia ediyorlar.
Kürtlere göre, AKP’nin Suriye’ye karşıtlığı esas olarak Rojava’nın statüsünü engellemeye dönük. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığındaki müdahale tartışmalarının ve planlarının hedefi de Rojava’ya saldırmak! Özellikle de Kobanê hedef alınıyor. Önce Kobanê etkisiz kılınmak, ardından da Rojava’nın diğer bölgelerine saldırarak etkisiz hale getirilmek isteniyor. Yani Dışişleri Bakanlığındaki tartışmanın hedefi Kobanê oluyor.
Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ancak besbelli ki bu da bir görüş. Hem de çok ciddi dayanakları olan bir görüş. Ülkemizde izler birbirine o kadar çok karıştı ki, neredeyse doğru ile yanlış ayrımı yapılamaz oldu. AKP yönetimi altında ve AKP-Fethullahçı çatışması ortamında her yan toz duman! Adeta insanlar önünü göremez hale geldi.
Derler ya, kurt dumanlı havayı severmiş! Aman dikkat edelim, bu toz duman içinde dıştan ve içten kurt sürüleri ülkemize saldırmasın! Demokratikleşmenin önünü keserek toplumumuzun başına yeni bir faşist diktatörlük getirmesin!