Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası şekillenen tek kutuplu dünya bugün önemli ölçüde ortadan kalktı. ABD’nin ve onun bağlaşığı pozisyonundaki Batı’nın hegemonik güç olma hali zayıfladı. Bunun yerini bugünlerde postmodern karakterdeki 3. yeniden paylaşım savaşı dediğimiz süreç aldı.
Bu savaş kendisini, Suriye cephesinde ateşkes, Kırgızistan’da Çin büyükelçiliğine saldırı, Azerbaycan’da infilak eden silah fabrikası, Tayvan’da bir otobüste patlayan bomba, Filipinler’de Obama’ya küfür, G20 Hangzhou zirvesinde Obama’nın uçağın arka kapısından inmek zorunda kalması ya da Ukrayna’da savaş hazırlıkları gibi bir dizi emareyle kendini gösterebiliyor.
Bu durumun arkasında, önemli ölçüde 11 Eylül saldırısı sonrası ABD’nin hegemonya tesisinde geliştirdiği politikaların başarısızlığı yatıyor. Afganistan(dolayısıyla Pakistan), Irak, Libya ve Suriye ve Ortadoğu’nun geneli Kuzey ve Orta Afrika adeta ABD’nin çaresizliğini belgeler nitelikte.
Elbette bu hal, politik iktidarlardan çok onların üzerinden şekillendiği emperyalist-kapitalist zincirin doğasına has arızalar. Bugün ABD seçimlerinde (size belki komedyen gibi görünmesine rağmen) Trump’ın beklenmedik ölçüde yüksek olan popülaritesinin zeminini şekillendiren de bu yenilgi hissiyatı.
TTIP ve TPA
Obama yönetimi giderayak bu durumu tolere edebilmek ve dünyanın geri kalanına dönük kendi hegemonyasını tesis etmeye yönelik yeni politikalar geliştirdi. Bunlardan en önemlileri Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ve Transpasifik Anlaşması (TPA).TTIP görece Pasifik havzası ve Güney Amerika ülkelerinde(toplam 12 ülke) “sorunsuz” yürürlüğe girerken, TPA Avrupa’da direnişle karşılaştı. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri her türden AB standardını aşağı çekecek ve AB’yi koloniye dönüştürecek olan anlaşmaya şimdilik ayak direyerek ABD politikalarına küçük de olsa dur dediler. Fakat bunun ne kadar süreceği belirsiz. Fransa’da yaklaşan seçimler Nicolas Sarkozy geri dönüşünü sağlarsa, en azından sorunun Fransa ayağı ABD için kolaylıkla aşılmış olacak. Benzer bir durum Almanya için de pekala geçerli olabilir. Bütün bunlara karşın Avrasya coğrafyasında(en son Türkiye’de darbe girişiminde de olduğu gibi) ABD politikaları her gün yeni başarısızlıklar üretiyor.
Buna karşın Avrasya coğrafyasının her açıdan önemi artıyor. Bu artışta yerkürenin en büyük kıtası olmasının yanısıra dünya ekonomisinin 60’ı ve enerji kaynaklarının dörtte üçünü barındırması önemli bir rol oynuyor.
OBOR
Bu potansiyeli Çin kendince “akılcı” bir tarzda değerlendirme yolunda. Çin son yıllarda 33 ülkeyi içine alan Tek Kuşak Tek Yol projesi (OBOR) diye ifade edilen bir politika geliştirdi. 2050 Yılına kadar tamamlanması hedeflenen bu proje Avrupa’ya kadar bütün Asya coğrafyasını ve Afrika’yı Çin’e ağırlıkla demiryolları ve enerji hatlarıyla bağlamayı hedefliyor. Şanghay İşbirliği Örgütü(ŞİÖ) ise bunun politik çatısı. Alternatif finans kaynağı olarak ise şimdiden bir çok ülkenin katıldığı Asya Altyapı Yatırım Bankası.
Son G-20 zirvesi önemli ölçüde modern köle emeğine dayanan Çin’in başını çektiği yükselmekte olan bloğun dünyada ABD ve müttefikleri karşısında daha fazla “hak” talep etmesi olarak değerlendirilebilir. Bu yeni “denge” arayışının kolay kolay şekillenemeyeceği, zaman alacağı, belli bir stabilizasyon yakalansa bile bunun kalıcılığının pek mümkün olmadığı şimdiden söylenebilir. İstikrarsızlığın ana belirleyeni kapitalizmin doğasına has yasalar. Şimdilik mevcut çekişmeli çatışmalı halin belli bir düzeyde kalmasının ana nedeni ise tarafların ellerindeki nükleer güç.
Kısaca bizim diyarlar
Irak ve Suriye’de yürümekte olan savaşlarda adeta koca bir yalanın ortasında oturuyoruz. Sanki DAİŞ gibiler bu savaşın ürünü değil, nedeni ve savaşın asıl tarafıymış gibi davranmak herkesin işine geliyor. Halbuki savaş bütün çıplaklığıyla ABD ve TC. dahil müttefiklerinin (ister enerji yolları deyin, ister bölgede hegemonya arayışı deyin) motivasyonuyla şekillendirilmiş bir savaşken bütün bunlar unutuldu. Şimdi “DAİŞ baş düşman arada El Nusra’yı da hallettik mi gerisi harika” geyiği yapılıyor.
Yalanın üzerine dünya bina edilebilir mi? Elbette neden olmasın mümkün. Zaten bir çok yalan hayatımıza yön vermiyor mu? Ama bunun bütün insanlık için mutlu huzurlu bir dünya olmayacağı da aşikar.
Ortadoğu diye nitelenen bölgede yakın zamanda herhangi bir uzlaşma ve barışın gelmesi olasılık dışı. Bunun temel nedeni savaşı belirleyen tarafların alacaklarını henüz almamış, yenenin yenilenin netleşmemiş olması. Bu durumun yakın zamanda da sonuçlanmayacağı bölgeye dönük bir çok gösterge üzerinden okunabilir.
Bunlardan bir kaçını kısaca şöyle sıralayabiliriz. Özellikle Suriye ve Ukrayna süreci Rusya’nın dünya politik sahnesine süper güç olarak dönmesini sağladı. Suriye savaşı bölgede (başta İran’ın üzerinde) hegemonyasını artırmasını, silahlarını denemesini ve belki de en önemlisi ŞİÖ’nün politik ve askeri gücü olarak ön plana çıkmasını temin etti. Bu yüzden savaşın sürmesi Putin yönetimiyle bütünleştirilmiş bir Rusya’nın da varlığı düşünüldüğünde kaçınılmaz olacaktır. Kaldı ki Doğu Avrupa’nın militarize edilmesi ve Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri hazırlıkları(sınırda konuşlanan üç yeni askeri birlik), artan silah satışları çatışmalı hali motive eder yönde.
Diğer cepheye gelince ABD’nin ve İngiltere’nin Suudi Arabistan’a silah satmakta ki ısrarlı tutumu, yine ABD’nin İsrail’le yaptığı on yıllık askeri yardım anlaşması(bu silah lobilerinin seçimlerde H. Clinton’a rotayı kırmasında da etkili faktör oldu), Almanya’nın askeri harcamalara ek bütçe ayırması ve daha da önemlisi giderek enerji sektörlerinin yerini dünya ekonomisinde silah sanayine bırakması daha çok ölüm göreceğimizi bize anlatıyor.
Yaralar
Savaşlar, çatışmalar çoğu zaman dünyanın yaralarını bize gösteriyor. Bazen bu yaralar dağlanarak kapanıyor. Ama izi hep kalıyor. Bazen uygun tedavi yöntemleriyle gölgesi bile kalmıyor, ama yara derinse yine de belli belirsiz bir çiziği her zaman görürüz. Bazı yaralarsa çürür, bakımsızlıktan, kurtların kaynaştığını, hatta kangren olduğunu bile görebilirsiniz. Kesmekten, vücudun geri kalanı zehirlenmekten kurtulsun diye, geri dönüşsüz bir adım atmaktan başka çare kalmaz. Bazı yarlarsa hiç iyileşmez, daha doğrusu o tevessül eder ama tam kabuk bağlamışken, onu kanatan bir el hep bulunur…