Zindandan dağlara: PKK’li tutsakların firar hikayesi - 2 Bölüm


Bu süre içinde umudunuzu yitirdiğiniz, “artık yakalandık” ya da “bu iş olmaz” dediğiniz bir an oldu mu? Tüneli deşifre edecek bir an oldu mu? 

Osman Kılıç: Umudumuzun tükendiği an olmadı ama çok heyecanlandığımız anlar oldu. Bir defasında bir gardiyan geldi, odanın içinden havalandırmaya geçti. Eski bir masayı dışarıya çıkaracaktı. Bir an işte odanın içinde sohbete daldı ve bu esnada bakışı tavana dikildi. Bir arkadaş o an kapağı gördüğünü sandı, kapağın bir kenarı öyle çizgi halinde görünüyordu. O gardiyan gittikten sonra o arkadaş bana, “Kesin görmüştür” dedi. Tatbikat yaptık. O gardiyan nerede durmuştu, nasıl baktı falan böyle anlamaya çalıştık. O kanıya vardık ki gardiyan kesin görmemiştir. Ama yine de bekledik; birkaç dakika sonra baskın olursa bu, fark edilmiş demektir. 

Yani öylesi anlar oluyordu. Bazen personel çıkıyordu çatıya. İşte projektör ya da elektrik sorunlarından kaynaklı... Çatı da her ne kadar dikkat etsek de izocamdır, üzerinden gidilip geliniyor; çakıl, toprak, iz falan denk gelebilir birilerine. Yine tünel süresince oksijenin bittiği, tünelin yönünde sapma yaşadığımız yerler oldu. O anlarda iş sıkışıyordu. Yani her arkadaşın fikri alınıyordu, kararlar alınıyordu, planlamalar tekrar gözden geçiriliyordu. O tür engelleyici şeyler yaşandı. 


Bu sürecin en zorlu kısmı neresiydi, başından sonuna kadar?

Fiziksel olarak oksijen sorunuydu. Çünkü beş altı metre zemine inmişiz. Orada oksijen bitti. O zaman dik vurup çıkalım, hem neredeyiz bilelim hem de oksijen sorununu çözeriz diye dik vuruldu. Epey mesafe yerin altındayız. Üst dökme toprak gibiydi. Orayı da tam açıp bakamadık. Çünkü dökmeyse, küçük bir gedik açılırsa bu büyür ve kapatılması zorlaşır. Bu sefer biraz daha üstten kazıldı. Orada belli bir mesafe sonra karıncalar da görülüyordu. Canlı hayvanlar yaşıyorsa oksijen sorunu da yoktur dedik. Tabii öncesinde, hazırlık aşamasında teknikten, teknolojiden faydalanma durumumuz olmadı. Bir pusuladır ya da zeminin yapısıdır, mesafesidir. Bunları çok bilmeden, el yordamıyla gittik. O da yön açısından sapmalara neden oluyordu. Aslında yanlış yöne gidiyoruz, pusula götürdük baktık ama yanlışımızda o kadar iknayız ki, kendimize o kadar inanıyoruz ki, biz diyoruz bu alet yanlıştır. Bu yüzden toplamda bir yüz metre kadar mesafe kazıldı, gerisi kapatıldı. Gazetelerden anladığımız kadarıyla uzunluk olarak 61 metre kadar. Yani Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinde kazılan en uzun tüneldi. 


Bu süre içinde cezaevinde bulunan diğer arkadaşlarınızda tünel çalışması olduğuna dair bir hissiyat oluştu mu, fark edenler oldu mu?

Diyar Kaydu: Muhakkak olmuştur. Bingöl’deki yapı, hükümlü yapıydı. Orada bizim grup gitmeden önceki yapının en yenisi on yıllıktı. Tahminen yüz yüz elli arkadaş var, 40-50 arkadaş eskidir. Bunların içinden en az 10 arkadaş da eskiden tünel çalışması yapan arkadaşlardır. Bu konuda tecrübeliler. Tünel çalışmasında olan bir arkadaşın hal hareketi nasıl olur, fiziki yapısı nasıl değişir, biliyorlar. Böyle tecrübesi olan arkadaşlar, erken fark edebiliyordu. Bu çalışmadan haberi olmayan arkadaşlar vardı. Ben tünel ekibine gelmeden önce kaldığım odada daha önce tünel çalışması yapan bir-iki arkadaş vardı ama bizim işten haberi olmayan arkadaşlardı. Örneğin bir arkadaş vardı orada, eskiden tünel çalışmasında yer alan bir arkadaştı. Ben onun yanına gittiğim zaman ellerimi hep eldivenle saklardım. Eldivenle dolaşıyordum. Çünkü tünel çalışmasında çalışırken el taşa çarpıyor, yaralar oluşuyordu veya kıştır, suyun içindesin, elde yarıklar oluşuyordu. Onları saklıyorduk. Bu konuda bayağı zorlandık. 


Tüneli kazdınız, ha çıktık ha çıkacağız duygusu var, o ilk dışarıya çıktığınız anı hatırlıyor musunuz?

Tünelin son çalışmasında ben vardım. İşte ışığı görme meselesinde ben kendim çalışıyordum. Zaten Pazar günüydü, 21 Eylül’dü. Tünel çalışmasının 18’inci ayı. Artık sonuydu. Son on günde arkadaşların çoğu da zaten hastaydı. Böyle tünel çalışmasında önde çalışan 3-4 arkadaştık. Bu arkadaşların çoğu hastaydı. Bir-iki arkadaş ayakta kalmıştık, çalışıyorduk. Bir o yorgunluk vardı. İkincisi sona gelmişiz, kaygı var, sürgün kaygısı var, tünelin çökme tehlikesi var. Son on-on beş metre hep bataklıktı. Son on metrede biz artık şiş de kullanmadık. Toprak öyle yumuşaktık ki, elle kazıyorduk. Şimdi bunun getirdiği bir endişe vardı, kaygı vardı. Son gün biz artık tünelin biteceğini biliyoruz. Bitmeden önce küçük bir kapak açıp bakmıştık. İlk sabah postasıydı. Zaten son üç dört ayda gece gündüz çalışıyorduk. Fırsat varsa gece gündüz çalışıyorduk. Sabah ilk vardiya çalışmaya gittiğinde düşman -işte bahçe var, cezaevi duvarı var, arada toprak yol var, orada çalışma var- silindir ve iş makinası çalıştırıyor. Bizde de şu kaygı gelişmiş: Bunlar tüneli arıyorlar. 


Tünelden mi sesleri duyuyorsunuz?..

Evet, hem bizim kaldığımız koğuşa hem tünele ses geliyor. Tünel içerisinde ses daha korkunç bir hale dönüşüyor. Orada bulunan arkadaşlar onların tüneli aradığını sanıyorlar. Artık öylesine bir gürültü oluyor ki arkadaşlar diyor tüneli buldular, kepçe tünele vuruyor. Saat 11’di. Arkadaşlar panikle geldiler. Ne oldu, dedik, düşmanın tüneli bulduğunu, kepçeyle tünelin ağzını aradığını söylediler. Biz tünelde bir şey olmadığını, bir şey olursa düşmanın saldıracağını söyledik. Zaten ondan sonra ben gidecektim. Gittim, yaklaşık iki-üç saat önde çalıştım. En son iki tane taş vardı. O taşların arasına şişi koyup hafif oynatmamla içeri hafif ışık girdi. İçeri ışık girince ben hemen ampülü söndürdüm. İlk önce biraz panikledim. Orada ilk gördüğüm şey bir ağaçtı, bahçe vardı. Ağaca konan kuşların sesi geliyordu. Ben o zaman dedim, tamamdır. Arkadaşlar kaygıya kapılmıştı, deşifre olduğunu veya üzerimize çökeceğini söylüyorlardı. Benim ilk yaşadığım duygu buydu, yani artık özgürlüğün geldiğine inandım. 


Ondan sonraki süreç nedir? Tünel bitti, çıkıp gerilla alanlarına ulaşmayı planlıyorsunuz... Nasıl çıktınız, neler oldu? 


Devrim Kavak: Çoğu arkadaş çok heyecanlıydı. O heyecandan dolayı, haydi vuralım, kaçalım diyorlardı. O heyecan hep vardı. Son iki metre kala da arkadaşlar aynı duyguyla, işte çıkalım diyorlardı. Biz yine ilerledik, ta ki o teli geçene kadar. Şimdi bu bitti, artık son aşamadayız. Düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Hazırda bulunan arkadaşların sayısı 18’di. İki oda olmak şartıyla. Fakat çalışmayı bilip her iki odada yer almayan arkadaşlarımız var. Öncelikle bunların da getirilmesi gerekiyor. Yine son ayarlamaların yapılması gerekiyor; işte aracılar, ilişkiler, randevular, bunların hazırlanması gerekiyor. Biz yine toplanıp, tartışıp karar aldık. Üç grup oluşturduk. Olası bir durum olursa nasıl hareket edeceğiz diyerek her gruba birer komutan atadık. Her bir grubun komutanları belirlendi, yol hatları belirlendi. Onun için tünel sıralamasını da yaptık, yani tünelden geçecek arkadaşların da sıralamasını yaptık. Birincisinden ta 18’incisine kadar sıra belirlendi. İlk sıradakiler gerilladan gelen arkadaşlardı, öyle belirledik. Zaten önden iki arkadaşı göndermiştik. Takriben dokuz, dokuz buçuk gibi bir şeydi, iki arkadaşı gönderdik. Onlar gittiler, kapağı gevşettiler, çünkü bazı arkadaşlar deliği görmüşlerdi, onlar gidip bizim geçeceğimiz kadar açacaklardı, yani bir el yordamıyla açacaklardı. Şimdi normalde hesapta bizim karşı bahçenin içine geçmemiz gerekiyordu. Fakat yol  var, bastırılmış toprak var, buldozer var, bunu uzatamayız. Ama yine de hedefte karşı bahçeye geçmek var. Karşı bahçe çittir, geçebilirsek görüntü sorunumuz olmaz. Bunun için bir çarşaf hazırladık. Bir beyaz çarşafı açtık, ardından çamura buladık, kenarlarına cep koyduk, çünkü sonbahar olduğu için rüzgarlıdır hava, bir de Bingöl daha fazla rüzgar alıyor. Kenarlarına cep diktik, taş bırakacağız, ağırlık olacak, tünelin sonu, çıkış noktasında tel örgüler, direkler var, normalde bir ucu oraya bağlanacak, bir ucu da çıkan arkadaşlar bahçeye çıkacak, bir gedik bulacaklar, oraya doğru çarşafı uzatacaklar, biz çitin oraya çarşafın altından geçeceğiz. Onun da hazırlığını, planını yaptık. Her bir grubun başına o grubu harekete geçirebilecek, koruyabilecek, arkadaşlara ulaştırabilecek arkadaşları yerleştirdik. Tabii daha bunları tartışırken kimi temsilci arkadaşlarımızın da içinde olduğu beş kişi idare tarafından çağırılıp sürgün oldukları belirtildi.

Son haftadır, duygularını da anlamak gerekiyor. O arkadaşlara planlama sunuyoruz, o arkadaşlar da gelecek ve biz gideceğiz. Böyle bir şeyi aktarırken, onun heyecanını ve mutluluğunu yaşarken, birden incir ağacı diktiler ocağımıza, dediler sürgün var. O arkadaşın yüz ifadesini unutmak mümkün değil, bizde yarattığı şoku unutmak mümkün değil. Bir taraftan o arkadaşlar için üzülüyorsun, bir taraftan da doğal olarak insan şunu düşünüyor: Acaba düşman sezdi mi? Ne yapacağız, ne edeceğiz, bir plan arıyoruz ki o arkadaşları alıp gidelim. En son temsilci arkadaşa söyledik, o da dedi, “Gidin İdare’ye söyleyin, zaten gidecekler, bari görmek istediğimiz arkadaşlarımız bizim odalarımızda kalsın, sabah alıp götürürsünüz.” İdare bunu kabul ederse beş arkadaşın yerini de değiştireceğiz, böylelikle  bu beş arkadaşı odamıza alıp akşam firar edeceğiz. Böyle bir plan yürüttük fakat tutmadı. Bu arkadaşlar o gün sürgün edilerek Bingöl’den götürüldü. 

 

Çıktığınız an ne yaptınız? Planınız neydi?

Osman Kılıç: Arkadaş da anlattı, üç grup halinde, bir grup Amed eyaletine, iki grup Erzurum eyaletine gidecektik. Farklı yönlere dağılacaktık. Ama şunu da koyduk: Eğer araba olursa kısa sürede randevu yerine gideceğiz. Her birimiz kaç yıldır dağdan kopuğuz, o arkadaşlar daha iyi bilir. İsterse bizi dağıtır, herhangi bir eyalete gönderebilirler. Biz öncelikle onların yanına sağlam gidelim, grup halinde, ondan sonra o arkadaşlara bırakalım inisiyatifi dedik. Öyle de gittik, araçla gittik. Gece yarısı randevu yerine ulaştık. O akşam arkadaşlara seslendik, bir cevap alamadık. Sanırız randevu yerinin örgütlenmesinde bazı sorunlar olmuştu. Ertesi gün ikişer ikişer dört arkadaş araziye dağıldık. Gerilla arkadaşları aradık bulamadık. Öğleye doğru firar konusu hemen basına yansıdı. Zaten hava hareketliliği başlamıştı, öncelikle keşif uçakları çok geniş bir arazi üzerinde dolaşıyordu. Ama daha sonra demek ki görüntülerimizi almışlardı ki çemberi daralttılar. Düşman fark etti bizi. Karşı koyabilecek hiçbir şeyimiz yoktu. Böyle yakalanarak kelepçelendik, Bingöl tugayına götürüldük. 


Yakalandığınızda askerler size nasıl yaklaştılar? Nasıl uygulamalara maruz kaldınız?

 İlkin ben ve bir arkadaştık. Kuru bir ağacağın yanına uzanmıştık. Burada işte, “Teslim olun, etrafınız kuşatıldı” seslerini duyduk. Ben o zaman yanımdaki arkadaşa, “Asker noktaya girmiş” dedim. Konuşmamızla askerler bizi fark etti, teslim olun falan diyorlar. Ama komple titriyordu. Ben dedim, “Korkma, ne silahımız var, ne kimse var burada.” Ondan sonra adam nutuk atmaya başladı, “Ben korkmuyorum, gerekirse devletim ve vatanım için şehit düşerim” falan diyor. Ben de dedim, “Allah duanı kabul etsin...” Kimi arkadaşlar yerlerinden kalkmadı. Kalk diyor asker, onlar “Yok” diyor, “kalkmayacağız.” Arkadaşların üzerine gittiler, fiziki müdahalede bulundular. 


Cezaevinden kaçtığınız için sizi tebrik edenler olmuş...

Mehmet Ali Şahin sanırım, “Bunlar her ne kadar terörist de olsalar başarılı bir iş yapmışlar” diyor. Ve ekliyor: “Hepsinin tecrit edilmesi lazım.” Böyle bir öneri de yapıyor. Biz arazide olduğumuz zaman bizi tutuklamışlardı. O anda kendi aralarında konuşurlarken bile, “Helal olsun, adamlar kaşıkla yüz metre tünel kazmış” diyorlardı. Adam şunu söylüyordu, bize saldıran komutan: “Yani gel kaşıkla yüz metre tünel kaz, sonra Orta Çanak’ta –Orta Çanak bizim yakalandığımız yerin adıydı- yakalan!” Adam bizim adımıza da üzülüyor gibi yapıyordu. 


Yakalandıktan sonra neler oldu?

Devrim Kavak: Tabii ki sürgün edildik. Biz toplam 18 arkadaştık, firar edenler. Biri kaçtığı için 17 kişi kalmıştık. Bölge mahkemesinin denetiminden çıkarmıyorlardı, bizi de Van’a F Tipi’ne sürgün ettiler.



Amed’e sürgün ve yeni firara hazırlık

Bingöl Cezaevi’nden firar girişimi ardından yakalanan tutsaklar, birçok bölgeye sürgün edildi. Bunlardan üçü, Devrim, Diyar ve Osman adlı PKK’li tutuklular, bir süre sonra bulundukları Van F Tipi Cezaevi’nden Diyarbakır Cezaevi’ne nakledildi. Bu nakil onlar için çok büyük bir fırsattı. Daha önce Diyarbakır Zindanı‘nda kalan her üç PKK’li tutsak için yeni bir imkan doğmuştu. Bingöl firar girişiminin başarısızlığı ardından yılmamak, yeniden böyle bir iddiaya sahip olmak, yine Türk devletinin övünerek andığı bu zindandan kurtulmanın bir yolunu bulmak, hayal gibi gelmişti. 

5 Mart 2016 akşamı gerçekleşen ve 6 Mart sabahı fark edilen başarılı firar girişimi, bu yüzden Türk devletini beyninden vurulmuşa çevirdi. Hem de kaçanların yarısı Bingöl’de yakalananlardı. Çok kısa bir zaman içinde AKP hükümeti, kaçan PKK’li tutsakların sınırda vurularak öldürüldüğü haberlerini servis etti; ancak kısa bir süre sonra PKK yetkililerinden Murat Karayılan, yaptığı bir değerlendirmede firar eden PKK’lilerin Kürdistan dağlarına ulaştığı müjdesini vermişti. 

Bingöl’den sonra Amed’te yaşananları, adım adım firar sürecini ve sonrasını yine Kürdistan dağlarında özgür bir gerilla olarak yürüyüşlerini, PKK’li tutsaklar Devrim Kavak, Diyar Kaydu ve Osman Kılıç’la konuşmaya devam ediyoruz.


Amed’e geldiniz, Amed’de yeni bir firar girişimi fikri nasıl gelişti? O ilk günleri biraz anlatabilir misin?

Diyar Kaydu: Bu zaten uzun bir süreçti. Amed’e geldikten sonra odalara dağıldık. O arayış hep vardı. Biz eskiden zaten Amed Cezaevi’nde kalmıştık. Şimdi tabii Bingöl’e gitmişiz, firar etmişiz, yakalanmışız. Oradaki arkadaşların hepsi bizi tanıyor zaten. Onların da bize doğal olarak böyle bir yaklaşımı var. Bizi ilk görenler, nasıl yapalım, nasıl kaçalım diye soruyorlardı. Sanki işin uzmanı olmuşuz gibi... Duyanlar gelip konuşuyor, eleştirenler oluyor, destek verenler oluyor. Sonra kimi arkadaşlarla tartışmaya başladık. Tartışmalarımızda daha çok tünel üzerinde yoğunlaşıyorduk. Bazı arkadaşlara öneriler yaptık, önerimizi kabul etmediler. Biz de tünel çerçevesinde bu işi gizli yapma adına bir planlama yaptık. O dönem ben Osman arkadaşın bulunduğu odaya gittim, düzenlemeler için biraz uğraştık. Durum biraz şöyleydi: Biz bir şeyler yapmak istiyoruz, bunun için istediğimiz odaya gitmeliyiz. Bu düzenleme meselesi iki üç ay gündem oldu. En son geçici bir düzenleme yapalım, en azından iki üç arkadaş bir araya gelelim, bakalım, dedik. Öyle de yaptık. Bu planlama daha kesin bir karara bağlanmamıştı. Yaklaşık bir hafta sonra arkadaşlarla bir araya geldik, üçer üçer bir araya gelebiliyorduk, arkadaşlara aktarıyorduk, onlar da kendi görüşlerini söylüyorlardı. Biz, “Duvarları aşarak bu işi yapacağız” dedik. Mervan ve Rojhat arkadaşın hazırlıkları vardı, havalandırmada küçük bir delik açmışlardı, orada düşmanın bu nöbet gidiş gelişlerini kontrol ediyorlardı. Artık karar alındıktan sonra çalışma örgütlü bir hale getirildi. 


Planlamanız neydi?

Devrim Kavak: Üç kişiyle tünel işi olmuyordu zaten.  İstediğimiz düzenlemeyi de yapamadık. Geçmek istediğimiz bir oda vardı, bir türlü olmadı. O olmayınca diğeri daha çok ağırlık kazandı. O da o duvarların aşılması planıydı. Bu daha belirginleşti o süreçte. Ona göre düzenlemelerimizi kendimiz yaptık. Her üçümüz aynı hücrelerde kalıyorduk. İrtibatta olabileceğimiz hücrelerdeydik. Artık planlama bu oldu, bunun keşif ve hazırlık çalışmalarıyla uğraştık. Bir süreye kadar işin teorik boyutuyla uğraştık. Kasım’ın ikinci haftasında somut çalışmalara başladık. Ondan önceki süreç teorik bazdaki tartışmalardı. Kasım’da değişikliklerimiz oldu, Kasım’ın ikinci haftasında da pratik çalışmalara geçtik. 


YARIN: Diyarbakır Zindanı’ndan kaçış ve özgür dağlara kavuşma


DOÐAN ÇETİN