Varto’nun, Gundemiran köyünden, gencecik kızıydı. Narin yapılı, nazenin bakışlı, bir insan güzeliydi.
Yüreğinde sevda kuşları kanatlandı mı, kimse bilmiyor. Bu büyülü duyguyu yaşadıysa bile sır kaldı. Kimsecik bilmiyor.
Ama yüreğiyle, dünyaya baktığını tanıyan herkes biliniyor. Yüzü, gözlerinin içi hep güleçti. Günün ilk ışıltılarına, dolunayın bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolmasına, çiçeğin titrek yaprakları, gul û sosin’a, böceğe, kelebeğin kanatları, insan suretlerine, baharın avazı reşelek kuşlarının kanat çırpınışlarına hep gülümsediğini de, herkes biliyor.
Ta ki, 2015 yılının güneşli günlerine kadar…
Bir gün aniden durgunlaştı. Gülüşü yüzünde, dudaklarının kenarı, göz bebeklerinde dondu. Avazı sustu. Bakışları uzaklara kaydı.
Herkes gibi o da uzaktan uzağa, bir görünüp bir karşı tepelerin gerisi Çavpanık yaylalarına doğru giderek gözden kaybolan, sonra aniden ortaya çıkıp Gıreboğa doruklarında dönenen, “berroj" dedikleri ulu yamaçlarda kavislenen uçakları seyrediyordu.
Türkler, Kürtlere vuruş için keşifteydi.
Ve uçaklar, bir sabah, leş kokusu almış akbabalar benzeri Greboğa üstün dönenmeye, giderek alçalıp güney eteklerine bombalar yağdırmaya başladılar.
Patlama sesinden sonra havaya, toz, duman bulutu akıyor, dağlar şimşek vurgunu gibi şaklıyordu.
Bir görülmemiş, duyulmamışlık ama Türkler, dirilerinden sonra şimdi Kürt ölüleriyle savaştaydı. Oysa, yakın yüz yılın en vahşileri kabul edilen Alman Naziler bile, düşman toprakları olan Britanya’da, Fransa, Polonya, Çekoslovakya ile öteki ülkelerde mezarlıklara taarruz edip bombalamamıştı. Mussolini de Afrika’da mezar taşlarıyla savaşmamıştı.
Hiç bir dinde, vicdanda kabulü, asla yeri olmayan bir olaydı, bu. Ama ne yapacaksınız ki İslamo Faşizmin vicdanı kör, ruhsuz, insanlık ölüydü. Zaman, onların zulümde icatlar devriydi.
Törensellikle insan kesen, tecavüzcülüğü, köle kadın pazarı kurmayı insanlık sanan IŞİD’e, El Nusra ve ÖSO çetelerine “yaşam malzemesi" diye, TIR’lar dolusu bomba, dinamit, tüfek, gönderen Türk devleti, bir icat ile Kürt ölülerine savaş açıyor, mezarlıklarını bombalıyor, IŞİD’ın aynısı ile mabetlerini havaya uçuruyordu.
Varto merkezinde yıkım yapıyor, cinayet işliyor, katledilmiş Kevser’in çırıl çıplak bedenini, kendi insaniyetlerinin delili olarak yol kenarında teşhir ediyorlardı.
İnsanların öldüğü andı. Buna tanıklık edenler Kürt gençleri, yönlerini dağlara veriyorlardı. Daha 18’ini bitirmemiş genç kız da…
Anne ve babası peşinden gittiler. Onu bulup konuştular. “Bu vahşilere tahammül etmektense" sözü üzerine, “geri dön" diyemediler. Onu kucakladılar. Son kez öptüler.
Genç kız, Varto’nun Gundemiran köyünden Gulbahar ile Baki (Şahin)’in evladıydı. Adı Helin’di. Berivan Mira adıyla Kürdistan özgürlük savaşçısıydı. Memê Alan destanındaki deyimle “Berriya Şengal" diyarında Gerilla olan Rojhat’ın bacısı, şehit Furkan’ın kuzeniydi.
Yer yüzü insanlarının bir bölümü onu, bir Amerikan dergisinde yayımlanan fotoğrafıyla tanıdı. Orada, Kürdistan özgürlük savaşçısı üniformalı, eli tüfekliydi. Tüfeğini, Çavpanık yaylalarında derlediği, dünyanın en ışıltılı orkide demedini tutar gibi tutuyordu. Yüzünde, soyunun azıv (genç) kızlarına has utangaç ama, mağrur bir gülücükle bakıyordu. Kendinden emin, gözlerinde gururlu bir parıltı…
Fotoğrafı yayımlandı. Elinde de tüfeği…
O fotoğraf, dergiden internete geçti. Yer yüzünün dört iklim, yedi bucağı onu Kürdistan özgürlük savaşçısı Amazonlarını temsilen tanıdı.
Helin kız, Fırat’ın Gazabı’nda bir savaşçıydı. O Kobanê şehitliğinde yatıyor.
Bir başka Kürdistan Amazonu, Nujiyan Erhan. O, Kürdistan’ın sesi, gazeteciydi. Bir zamanlar, Türklere 50 dolar karşılığında, kimliğini satıp Kürtlükten çıkan, şimdi kiralık asker olan hainlerin kurşunuyla vurulmuştu.
O, vurulduğu yer Şengal’de yatıyor.
Nedensiz yere iki gencecik kadının hikayesine dokunmadım. Demem o ki Kürtler, kadını, erkeği, çocuğu ve ihtiyarıyla omuz omuza özgürlük savaşında, ölümü de ortaklaşıyorlar. Düşmanlarının kafası almıyor, ama özgürlük tutkusu, bedel isteyen fedakarlıklarla paylaşıldığı için, Kürdistan yenilmezdir.
Can kaybı, “şehitlik" adıyla kazanç unsuru değildir. Kayba karşılık kimse maddi çıkar mesala, “maaşa, eve" konma, yani evladın kanıyla geçinme beklentisi yoktur, zaten olamaz.
Her Kürt, giden canların özgürlüğün bedeli olduğunu bilir. Çünkü yarası, ruhunda esaretin damgası olmayan kimse yoktur.
Herkesin, Che’nin deyimiyle “ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin" demesinin nedeni de, özgürlüğe olan tutkudur.
Bir halk, ölümüne savaşırken, Erdoğan çağın derin gerilerinden gelen ses olarak, Kürtleri öldüre öldüre bitireceğini halkına vaadediyor, mesela dün, “34 PKK’li öldürdük" diye övünüyordu.
Bir Cumhurbaşkanın niteliği, tutumu ne olursa olsun öldürdüğü yurttaş sayısıyla övünmesi, günümüz dünyasında sadece İslamcı teröristlere hastı. Gerisi insanlık adına utançtı.
Onu alkışlayan Türk halkı da bu utanca ortak oluyordu.
Kaldı ki, bir halkın öldüre öldüre bitirilmesi görülmemiştir, yer yüzünde. Türkler, Ermenileri, Kürtleri bitirmeyi başaramadılar. Hitler rejimi de Yahudileri.
Kaldı ki, günümüzde Kürtler, ordusu da olan, katilinde cevap veren bölgesel güçtür.
Türk medyası, daha dün, “şok, şok, şok Kürtler Tabqa havaalanını aldı, Rakka’ya yöneldi" diye kara haber yayıyordu.
Düzeltme: Bundan önceki yazının “Kürtleri, oy için Şeyh Said’in ayağına kapanıyorlar” şeklindeki başlık nedeniyle, içim acıdı. Cümle bozukluğu bana ait. Özür dilerim. Doğrusu “Oy için Şeyh Said’in ayağına kapanıyorlar" olacaktı. (AK)