
Sözün anlam yitimine uğradığı ve yerine konulacak bir eylemin de bulunmadığı tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Zaman tam da Şems-i Tebrizi’nin “ne sözde mana, ne de manada söz kaldı” dediği türden bir iklime ayarlanmış sanki. Oysa biz “Adalet için her türlü anlam ve eylemi geliştirebilecek olan insandır” düsturunu ilke edinmiş zamanlardan geliyoruz. Tamam, Diyojen gibi elimize bir lamba alıp gündüz ortası sokaklara düşmenin vakti geldi, bunu anladık. Fakat hangisini aşacağız, manayı yitiren insanı mı, insan arayan manayı mı? Yoksa her ikisi birden mi?
Önderliğin deyimi ile “Umut kurmak için söylemiyoruz bunları”, mevcut gerçeğin altını çizmek, ahlaki ve politik temelde herkesi yeniden düşünmeye davet etmek içindir sözlerimiz. “Vicdan ve ahlak, yerinde ve zamanında düşünmeyi, yerinde ve zamanında harekete geçmeyi, yapmayı gerektirir.” Zamanı ve mekanı ıskalamış, kendi benliğinizin ve nefsinizin kölesi haline gelmişseniz ne gerçeği görebilir ne de buna göre yerinde ve zamanında dile gelen, varlık kazanan bir vicdan ve ahlak sahibi olabilirsiniz. Unutmayın ki kendi benliğiniz, Habil’inizi öldüren Kabil’iniz olabilir. “Zira benliğin her eyleminde ve hareketinde Deccal’in ruhu vardır” demiş yazar.
Yaşamın inkarı anlamına gelen tam anti-yaşam zemininde Türkiye gerçeğinin nereye doğru savrulduğunu görmeyen var mı? Peki, mevcut kitlenin çoktan faşizmin sürü kitlesine dönüştürüldüğünün farkına varmayan? Sanmıyoruz. Hemen hemen herkes olup bitenin farkında. Modernite’nin o çokça vaaz edilen vatandaş bireyi, en zayıf dönemini yaşıyor. Önderliğin deyimi ile bu bireyin “toplumla bağı, üzerinde imparatorluk yetkisi uyguladığı karısıyla sınırlıdır. Firavun dönemiyle kıyaslanmayacak denli iktidar ve devletin otoritesi içinde erimiş kişiliksiz bir varlıktır. Daha doğrusu fiziki ve ideolojik hegemonyayla, bunların bilişim ve teknik uygulamalarıyla vatandaş sadece tekelci düzene teslim olmamış, bu düzenin kayıtsız şartsız gönüllü bir faşist üyesi haline gelmiştir.” Devletlerin varlığı bu kişilikleri üretebilme kapasitesine bağlıdır. Devletler ancak bu kişiliklerle yürüyebilirler. Toplum açısından ise bu kişilik, anti-toplumdur, toplumun inkarı anlamına gelir.
Toplumun inkarı anlamına gelen ve Önder Apo tarafından “kişilik krizi” olarak değerlendirilen bu durumu nasıl aşacağız? Tarihsel toplum geleneğinin buna yanıtı, “toplumu savunmakla başlayacaksın” tarzındadır. Öz savunma anlamında toplumsal direnişini örgütlemek, aynı zamanda toplum adına politika yapmaktadır. Toplumsal politikanın en somut hali ise demokratik siyasettir. “Öz savunmayla birlikte demokratik siyaset, dönem politikacılığının özüdür. Demokratik siyaset ahlaki ve politik toplumu geliştirirken, öz savunma onu iktidarın varlığına, özgürlüğüne, eşitlikçi ve demokratik yapısına yönelik saldırılarına karşı korur.”
Bunlar tam sekiz yıl önce dile gelmiş tanımlamalar. Aradan geçen sekiz yıllık süreçte yaşananlara baktığımızda, demokratik siyaset ve öz savunma bağlamında ciddi bir sorgulamanın geliştirilmesi gerektiği ortada. Başarılan ve başarılamayan nedir, başarıya ve başarısızlığa hangi nedenler yol açmıştır? Demokratik siyaset ve öz savunma ilişkisini ne kadar içselleştirip bilinçsel bir tutuma dönüştürebildik? Bütün bunların açığa çıkarılıp netleştirilmesi ve buna göre bir yol haritasının belirlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde herkesin herkese bir şeyler söylediği ama pratikleştirenin olmadığı “kayıp zamanlar ve fırsatlar” hanesine tekrardan adımızı yazdırmaktan başka bir şey yapmamış olacağız.
Oysa özel savaş rejiminin ülkemizde yürütmekte olduğu soykırım tüm hızıyla devam ediyor. Önderliğimize uygulanan mutlak tecrit derinleştirilerek halkımıza yöneltilmiş bir saldırı konseptine dönüştürülmüş durumda. Hurşit Külter’in ayan beyan kaçırılmasının üzerinden 72 gün geçti. Bütün bunlar kıyameti koparmak için yeterli değil mi? Söz ve anlam ilişkisi, beden ve ruh ilişkisi gibidir. “Nasıl ki her bedenin bir ruhu varsa, her sözünde bir anlamı ve karşılığı vardır. Sözü anlamdan, anlamı da eylemden kopardığınız anda ortadan kaybolan insan’dır. Zikir-Fikir-Eylem diyalektiğinin gerekleri doğrultusunda demokratik siyaset bilinciyle günlük olarak pratikleşmez ve öz savunmanızı yapmazsanız her şeyden önce insanlığınızı, yani toplumsallığınızı yitirirsiniz. Toplumun asli görevleri ve işleri bu nedenle esastır.
Toplumun asli görevleri ve işleri esas alınmazsa ne olur? Elbette ki Habil’lik ve Kabil’lik yaşam bulur. Boş yere Habil ve Kabil’i başka yerlerde aramayın sakın. Mevcut sıradanlığımız ve tutumsuzluğumuzla Habil biziz. Demokratik siyaset adına ciddi bir başarı elde etmemiş olmamıza rağmen, fondaki basın toplantısı görüntüsünün önüne bazen bir orta sınıf sözcüsü, bazen de “utangaç muhafazakâr” fonlarında düşüp mırıldanan Kabil de biziz. Üstelik Deccal, zaman ve mekâna bu kadar abanmış, toplumumuza ve coğrafyamıza bu kadar ateş ve zehir saçarken!
Bütün bunları pozitivizmin kasap marifetiyle doğrayıp parçaladığı tarzda birbirinden kopuk mu okuyacağız, yoksa bir bütün içerisinde mi? Kuşkusuz “Hakikat bütündür, parçalanamaz” ilkesinin ışığında gelişmeleri ele almak ve “Büyük yanlışlıklar nerede ve ne zaman yapıldı; saplantılara nerede ve ne zaman girildi?" Sorgulamasını tereddütsüzce ve gerçekçi bir temelde yapmak en doğrusudur. Bunun için zaman henüz geç olmadığı gibi, fırsatlar da tümden yitirilmiş değil. Yeter ki ciddiyet, iddia ve irade olsun. Ya da Önderliğin deyimiyle, “Yeter ki, biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!”
* Silivri 9 No’lu Kapalı Cezaevi