
Bir yazar, hayat dolu bir gerilla... Kişiliğini şekillendiren ve edebiyatla buluşturan yaşamının en önemli kesiti dağlarda geçmiş. Yirmi yıl boyunca dağlarda mücadele ediyor. Anıları hiç bir zaman eskimemiş benliğinde. Şimdi edebiyat yoluyla isimsiz kahramanların ve dağların sesini duyurmaya adamış kendini.
Edebiyatı, “çocukluğu dondurup tekrar ona dönmeye çalışan, onu özgür kılan uğraş” olarak tanımlayan yazar, gerilla Numan Amed ile yazma azmi, ilham kaynağı, edebiyat eleştirileri ve kitapları üzerine söyleştik.
Önce yazdığınız kitaplardan başlayalım, ne tür kitaplar yazdınız?
İkisi roman, biri öykü ve diğer ikisi deneme olmak üzere beş kitap kaleme aldım. İlki dışında (basım aşmasında kayboldu) diğer dördü yayınlandı. Bunlar bir nevi ilk kitabın ayrıntıları oluyor. Ancak dördünde de ilk kitabın ilham ve düşünce gücünü yakalayamadım.
İkinci kitap Omerya’dır. Gerilla yaşamımın önemli yılları orada geçti. Omerya benim için bir romanın hammaddesi oluyor. Şolohov için Don Nehri neyse, Omerya da benim için odur.
‘Şahmeran Kentinde Kayıp Bir Yolcu’ ise, Omerya kitabının devamı gibidir.
Farklı kitap çalışması ‘Yüreğimin Güneyi’dir. Kitap iki ana bölümden oluşuyor. Doğu tarihinin bilinci, kültürel ve ideolojik etkilerinin bizdeki dogmatizmi besleme biçimleri üzerine bir deneme. Batı Kürdistan’ın Ortadoğu zihniyeti içindeki yeri, Kürt ve Arap kültürünün çakışma ve çatışma noktaları ile ilişkileri üzerinedir.
Son kitap, dil kazandırdığım şehit bir arkadaşımın yaşamıdır. Arkadaşın günlük şeklindeki yazılarını ‘Dağlar Konuşsun’ ismiyle romanlaştırdım. Garzan’da 1990-93 yıllarında yaşananları işliyor. Yaşamını yitiren Gurbet Aydın, Otomatik Mervan ile Kemal Spêrtî kitabın kahramanlarıdır.
Neden edebiyata yöneldiniz?
Özgürlük Mücadelesi içinde aidiyetini taşıdığım toplumsal gerçekliğimi bilince çıkartarak, yönünü romana vermiş bir kişilik geçmişidir hayat hikayem. Küçük yaşlarda gerillaya katıldım. Yani dağlı edebiyat serüvenim çocuklukta başladı. Yazma isteği insanın yaşamıyla bağlantılıdır. Bana göre edebiyat; hiç büyümemeye, tekrar ona dönmeye çalışma ve düşünceyi özgür kılma uğraşıdır. Rutin ve kendiliğindenliğin dışında bir yaşam felsefesi kazandırdı bana. Bilimi, mantığı, özgürlük bilincini ve en başta da insanı iyi tanıyorsunuz savaşta. Hakikat bilinciniz gelişiyor. Bu anlamda her PKK direnişçisinin içinde bir roman gizlidir. İşte bunu deşip açığa çıkarmak için edebiyat diyorum.
PKK ailesinde yoğun bir roman okuma alışkanlığı edindim. ‘Kürtlerin Özgürlük Mücadelesi mutlaka yazılmalıdır’ düşüncesini pekiştiren de bu okuma alışkanlığıdır. Romanlar halkların güzelliğini ortaya çıkarır. Onunla toplumun eksikliklerini, hatalarını ve gücünü de fark ediyorsunuz.
Size ilham veren nedir bu dağlarda?
Bu dağlarda her şey, dahası yaşamın kendisi insana müthiş heyecan verir. Bunun yanında en büyük ilham kaynağım kuşkusuz Rêber Apo’nun düşünce gücü ve kadın gerçekliğine yaklaşımıdır.
Etkilendiğiniz yazar ve roman desek?
Bütün romanlarda sevdiğim bir yer, bir cümle vardır. En çok bunu seviyorum şeklinde bir tercihim olmadı. Shakespeare’in klasiklerinin titizliğini, romantiklerin anarşik duygularını, Dostoyevski’nin ruh oyunlarını severim. Benim için edebiyat hepsidir ve her biri hayatın farklı bir yönünü işler. Aklımda kalan bölümler özgür tercihim ve doğal insani yanımla ilgilidir. Sevgi sözcüklerini Shakespeare’de, cümlenin kanatlanışını Victor Hugo’da, ruhun yüze ve dile yansıyışını Dostoyevski’de bulurum. Ama bir o kadar Kuran ve İncil’i de severim.
Dağ ve gerillada edebiyatın ulaştığı düzeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat bir yerde yeni bir inşa ve yaratım olduğuna göre özgürlük mücadelemizle paralel ve bazen iç içe geçen bir gerçeklik oluyor. Dolayısıyla tutsaklık ve özgürlük ikileminde doğan, çarpışan ve bu temelde var olan bir realite. Felsefesini buradan alarak Kürt dokularına işleyen, kabuğu kırıp özle buluşan hayatın kendisidir. Bu anlamda her birey yazarlıktan önce kendi tipolojik varoluşunun bilincine varan, kendi kendini anlamlandırmaya çalışan doğaçlama bir roman oluyor. Bunun için; dağ, taş, patika ve ormanların edebiyatını yaparız. Dağın etkisi ve rengi çok belirleyicidir, olmak durumundadır.
Salt roman ile sınırlı olmayan değişik türden çalışmalar var. Roman için de koşullar zorlanarak önemli bir çaba sarf ediliyor. Ahmet Tahir’in ‘Zap Şafağı’ ile ‘Kızgın İklim’, Dr. Mahir’in ‘Yabancının Umudu’, Serbest Kiçî’nin ‘Dağlar Konuşsun’, yine Timur Fidan’ın ‘Yalnız Geçmedi Baharlar’ adlı çalışmaları, bu konuda kayda değer bir başlangıçtır ve devam edecek bir umuttur.
Romanlar bir dönemin fotoğrafını çeken gazetecilik gibidir. Kürtlerin savaşı ve gerillasının, karşısında mücadele ettiği Türk ordusundan kopuk ve tek taraflı ele alınması başka yazılar için anlaşılırdır. Ancak roman için eksiktir. İlk defa Ankara’dan Amed surlarına, Cudi’den Hopa’ya bir Karadeniz yaylasına uzanan kitaplar çıkıyor dağda. Ve bu daha da gelişecektir. ‘Zap Şafağı’, Ankara ve Zap karargâhları arasında mekik dokuyan bir roman. ‘Yalnız Geçmedi Baharlar’ ise, 12 Eylül’ün Amed zindanını kanlı canlı karşımıza çıkartıyor. ‘Dağlar Konuşsun’ ise, Kürt’ün bütün motifleriyle yediden yetmişe varan bir dönemin güzel bir anlatımıdır. Şirvan’ın, Dorşin’in ten yırtan rüzgârı ile Muş ovasının maviliğini günümüze getiriyor. Bu anlamda bu eserler umut ve güven yaratıyor.
DEVRİM AMED/AHMET ÇİMEN - ZAGROS