Geçen hafta Diyarbakır’daydım. Aylardır Kürdistan’da yaşanan sivil katliamlar, ablukalar sinirlerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, öfkelerimizi alt üst etmiş neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmesem de okuduklarım, duyduklarım karşısında elbet tahmin ederek Diyarbakır şehir merkezine gittim.
İlk göze çarpan yüzleri kar maskeli özel timler, vızır vızır dolaşan akrepler, tomalar…
Şehirde yürürken özel harekâtçıların ki içlerinde Esedullah timleri, IŞİD, ne olduğu belli olmayan adamların delici bakışları sizi iyice geriyor… Her an ölümü ensenizde hissediyorsunuz.
Sur’u merak ediyorum ama Sur’a girmek imkansız. Dört tarafı panzerlerle, akreplerle, Rangerlerle ve ellerinde otomatik silahlarla sayısız kar maskeli adamla kaplanmış. Gazi Caddesinin bir bölümüne kadar gidebildim, köşede pusuya yatmış Rangerler var. Halktan biri yanıma gelerek Rangerlerin içinde keskin nişancıların olduğunu ve arabadan inip ateş açtıklarını ve sonra hiçbir şey olmamış gibi arabaya bindiklerini söyledi, ister istemez ürperiyorum.
Yaşlı bir adam, “ölümden öte köy yok” diyor Kürtçe… Bir nevi meydan okuyor. Yanına gidiyorum,
Korkmuyor musunuz? Diyorum.
Başlıyor konuşmaya, “Niye korkayım? Doğmamış bebekleri öldürüyorlar, çocukları, kadınları öldürüyorlar. Onlar ölürken benim gibi yaşlı biri niye korksun ölümden? Yaklaşık 20 yıl önce Kulp’tan geldik buraya. O zaman korktuk, direnmedik, bizi köyümüzden, bağımızdan, bostanımızdan ettiler. Ailelerimiz dağıldı. Bizim ahımızı bugün çocuklarımız alıyor. Bugün bize düşen çocuklarımızın yanında olmaktır” diyor…
Sur direnişin 50.günlerinde ve hala direniyor. Şu ana kadar 12 sivil yurttaş devlet güçleri tarafından katledildi. Cenazeler günlerce sokak ortasında kaldı. İnsanların cenazelerini gömmesine bile izin vermediler. Katledilen sivillerden, İsa Oran, Mesut Seviktek, Ramazan Öğüt ve Rozerin Çukur’un aileleri çocuklarının cenazelerini almak için açlık grevine girdi.
Açlık grevindeki ailelerle İHD Diyarbakır şubesinde görüştüm.
“Biz daha çocuklarımızın yasını tutamadık. Şu an tek isteğimiz çocuklarımızın cenazelerini almak, dini vecibelerimizi yerine getirerek, onları ziyaret edeceğimiz bir mezarlarının olması“ diyorlar.
Belli devlet intikam alıyor. Öldürdükleri sivillerin cesetlerini çürümeye bırakıyor. Oysa devletin kendi çürümüşlüğünün kokusu bugün hepimizin burnunun direğini kırmış durumda.
Sur’da katliamlar yaşanırken, diğer bölgelerde sessizlik hakimdi. Bu Diyarbakır için şaşırtıcı bir durumdu. Şehrin Sur dışındaki diğer yerlerindeki insanlarla görüştüğümde ise, “Biz bu devleti çok iyi tanıyoruz. Hem de yeni değil. Kin ve nefretimiz her geçen gün daha da bir büyüyor. Biz eski Kürtler değiliz. Dersim’de, Zilan’da, Koçgiri’de, Ağrı’da yaptıklarını bugün yapamayacaklar, izin vermeyeceğiz. Bugün sessiz kalanlar bilsinler ki böyle giderse en ufak bir kardeşlik duygumuz dahi kalmayacak. Kimse sabrımızı sınamasın.”
Onlar konuştukça tepemizde neredeyse 5 dakika da bir uçaklar havalanıyordu. Yurttaşlardan biri, “Bu uçakların bir kısmı Kandil’i bombalamaya giderken, bir kısmı da farklı şehirlerden ‘polis’ adı altında sivil katliamlarını gerçekleştirecek adamları taşıyor.” Dedi.
Diyarbakır’da kaldığım birkaç gün içinde, bir şehrin isyanına tanık oldum. Sadece insan isyan etmiyor, tarih isyanda, doğa isyanda…
Diyarbakır, Cizre, Silopi, Nusaybin başta olmak üzere Kürdistan’da katliam var. Tüm bu katliamların sorumlusu olan AKP’ye karşı mücadele sadece Kürtlerin meselesi olmamalı, herkesin meselesi olmalıdır. Bu saldırıların önüne geçilmezse yarın sıra başkalarına da gelir.