Mektubun anlamını ve işlevini yitirmediği tek alan belki de cezaevleridir. Çünkü içerinin dışarıyla bağlantısının en önemli simgesi ‘’görülmüştür” damgalı mektuplardır hala.
Hayatımızın en derin, en koyu, en naif ve en hırçın renkleri mahpusta duyumsatır kendini.
Mahpushanede duygu yükü ağırdır ve hep doruklardadır. Efkar, hüzün ve özlem, başucu kitapları gibidir. Döner döner aynı sayfalarda gezinir insan.
O ortamlarda duygu ve mantık ikilisi arasında sağlam bir denge kurmak zordur. Her ikisini de dozajında kullanıp birbirlerinin görev mahallerine müdahale etmelerini engellemek o denli kolay değil. Ama özellikle siyasi mahkumlar bunu başarmıştır her dönem...
Zaman zaman hüzün yoklasa da acı zorlasa da yüreğin kapakçıklarını, umuda toz kondurulmaz.
Bir saatin tik-taklarınca somutlaşan bir duygu... Kanında, canevinde, yüreğinde damıtır hayatı yeniden... Sevdiklerin düşer aklına, kaleme kağıda uzanır ellerin… Bu duygular uzun uzun mektuplara dökülür.
Dışardakilere mektup yazmak, hele de onlardan mektup almak apayrı bir duygudur.
***
İnternet, e-posta, kısa mesaj servisleri, söyleşi grupları, cep telefonları... Hızla gelişen iletişim dünyası teknolojisindeki değişim, iletişim kanallarını çeşitlendirdi. Daha önce hiç aklımıza gelmeyen iletişim biçimleri insana kolaylıklar, imkanlar sağlasa da kimi güzellikleri alıp götürdü. Artık aşk ilanlarımız daha kısa, vedalarımız daha donuk, söyleşilerimiz daha sanal bir hal aldı.
Elektronik iletişim, kalemle kağıdın o güzel ilişkisini de, sevdasını da bitirdi neredeyse. Daha kısa bir süre önce insanlar birbirine sımsıcak mektuplar yazardı. Mektup yaşamımızdan alıp uzak diyarlara götürüldü sanki. Ne sır, ne de mahrem olanlar kaldı. Oysa kağıt-kalem üçüncü şahısları ortadan kaldırırdı. Cemal Süreya boşuna dememişti;
‘’...Adresimsen mektupların doğru dürüst gelsin
İki kişi telefonda konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi.’’
***
Bir de meçhule yazılmış mektuplar vardır. Ortaya söylenmiş güzel sözlerle yüklü mektuplar. O güzelliklerden yalnız isteyenler payını alır... İmbikten süzülmüş güzelliklerden nasiplenmek için öyle zengin filan olmaya da gerek yoktur. Okumayı bilmek, okuma zevki kazanmış olmak yeterlidir. Mektup sözcüğünün anlamı, ‘’yazılmış olan’’ demek olduğuna göre bir yapıtı yani bir kitabı da mektup sınıfına koymakta bir sakınca olmasa gerek. Bu kitabın muhatabı da doğal olarak ‘’okur’’ olacaktır.
Dünya klasiklerini de çağlar öncesinde ve çağlar ötesine yazılmış ve muhatabını arayan mektuplar olarak algılarsak yanlış yapmış sayılmayız herhalde. O mektuplar tüm insanlığa yazılmış mektuplardır. Kaç birimiz elimizi denize sokup o mektubu alıp okuma zahmetine katlanıyoruz! O mektupları yazanlar bütün bunları bilerek yazmışlardır herhalde, yazarın çilesi biraz da budur. Bilmediği, tanımadığı insanlara mektup yazmak... O mektup birilerinin eline geçtiği anda dostluk başlamış demektir. Yazar terk-i dünya etse de okurunun gönlünde yaşamaya devam edecektir... İşte o zaman mektup muhatabını bulmuştur... Mektup sahibi bu güzelliği dünya gözüyle görmese bile.
***
Mektubun yalnızca bir edebiyat formu olarak kullanılması yalnız roman için söz konusu değildir elbet. Nurullah Ataç: ‘’Her yazı bir mektuptur’’ diyordu... Her yazı okura gönderildiğine göre, öykünün, denemenin hepsi mektuptur demeye getiriyordu. Bu durum şairler için de böyledir. Haydar Ergülen; ‘’Tek bildiğim şiiri mektup niyetine yazdığımdır’’ der...
Evet... Pulu, zarfı olmasa da insanlar dilindeki sözleri, yüreğindeki coşku ve hüznü bir yerden bir yere, bir duygudan bir duyguya iletecektir. Sorun Özdemir Asaf’ın iki dizelik şiirindeki gibi;
‘’Bana bir mektup geldi
İçinden ben çıktım’’ diyebilme sorunudur.
Adres-siz mektuplar vardır yazılmayı ve okunmayı bekler.