
Yüksekova-Hakkari yolu çok engebeli, sol tarafımızda kilometrelerce uzanan Yüksekova ovası karla kaplı, elbet ovanın sonundaki yüksek dağlar da… Şoförümüz senelerce önce bu yoldan geçerken binlerce davar görür, sık sık arabayı durdurmak zorunda kalırdı. Ama şimdi görüyorsunuz, yoldan geçen bir tek davar yok.
Bu yöre anlatılanlara gerillanın en etkin alanlardan bir tanesi. Hepimizin aklında aynı soru, bakalım arama olacak mı? Olacaksa geçebilecek miyiz? Fazla düşünmemize gerek kalmıyor, Yeniköprü yakınlarında otobüs durduruluyor. Yolun sağında siyah taşlardan yapılmış kalın duvarlar, arkasında yine taş örülü jandarma karakolu, yolun kenarında panzerler, TOMA’lar… Jandarma her gelen arabayı durduruyor. Bavulları bile kontrol ediyorlar. Elbette bizim araba da durduruluyor. Pasaportların tümünü alıp götürüyorlar. Elbette diğer arabalar gibi bizim de otobüsün bagajın açılması isteniyor. Herkes kendi bavulunu kendisini açıp içindekilerini çıkararak jandarmaya göstermek zorunda.
Gezi boyunca bize eşlik eden BDP’nin gençlik örgütünden bir arkadaş var. İlk aramada onun kimliğini de bizimkilerle birlikte jandarmaya vermiştik. “Siz turistsiniz, bu adamın sizin içinizde ne işi var?” diyerek karakola götürüldü, 15-20 dakika araştırma yaptıktan sonra “temiz” olduğunu anlayıp bırakmışlardı. Aynı sorun yenilenmesin diye bu kez onu arabada muavin olarak gösteriyoruz. Herkes kendi bavulunu açıyor, jandarma erleri hayatlarından bezmiş bir yüz ifadesi ile eşyaları kontrol ediyor. Yüzbaşının birisi Almanya’dan gelen kız Kürt arkadaşlardan birisinin kimliğine bakarak soruyor:
“Senin ismin Türk ismi, Türksün değil mi?”
Bizim kız arkadaş biraz sert.
“Hayır Kürdüm” diyor kızarak.
Yüzbaşı ise, “Anladım, anladım. Sen gerçek bir Türksün. Geç bakalım” diyor.
İçimden barış marış lafları olmasa bizim genç hapı yutardı diyorum. Bavullarımızı topladıktan sonra yeniden yola koyuluyoruz. Sol tarafımızda çılgınca akan Zap Suyu, dağların tepeleri hala kar içinde. Aşağılara indikçe yeşillik çoğalıyor, badem ağaçları çoktan pespembe çiçek açmış bile. Yurtsever şoför benim meraklı olduğumu anlayınca sürekli anlatıyor:
“Evvelden sağda gördüğün bu dağların çoğu ormandı, meşe ormanı. Veli Küçük …gi yaktırdı bu ormanların çoğunu. Gördüğün gibi hala tek tük ağaçlar var. Bu yörede meşe ağacının yaprağı çok makbuldür. Toplanan yapraklar yığılarak kışa saklanır. Bu yaprakları yiyen koyunları eti ve sütü çok lezzetli olurdu.”
Her tarafta üç renk hakim
Colamerg (Hakkari) nihayet göründü. Akın akın insanlar şehre doğru yürüyor. Yanımızdan geçerken hep zafer işareti yapıyorlar. Biz de onlara yapıyoruz. Bu işaret bir tür Newroz selamı olmuş. Kadınlar süslenmiş, geleneksel giysilerini giymiş yola koyulmuşlar. Hemen hepsinin yanında bir iki çocuk, bazılarının kucağında bile çocuklar var. Elbette her çocuğun ya boynunda ya da başında sarı, kırmızı, yeşil poşu veya bandajlar var.
Tam şehre gireceğiz yolumuz bir kez daha kesiliyor. Bu kez aramayı yapan polisler. Ama resmi giysili polis çok az. Çoğu sivil. Kimi uzun saçlı, kimi uzun sakallı, garip tipler. Ama bakışları karanlık ve küstah. Bizim grubu turist olarak yutturuyoruz sözde. Onlar da yutmuş gözüküyor. Bir tür danışıklı dövüş aslında. Herkes kimin ne olduğunu çok iyi biliyor.
Newroz’un kutlanacağı alana yaklaşınca bir arama daha yapılıyor. Bu kez sadece üstümüz aranıyor. Newroz alanı çok büyük bir çukurda. Alanın bir tarafını karlı dağlar diğer tarafını şehrin evleri çepeçevre sarmış. Ortada çok yüksek bir direk, bu direğe bağlı halatlarda sallanan sarı, kırmızı, yeşil balonlar var. Her tarafa bu üç renk hakim. Oldu olacak ben de sarı, kırmızı, yeşil renkli bir eşarp alıp boynuma sarıyorum. Bir yokuştan aşağıya inilerek alana gidiliyor. Yokuşun tepesinde boydan boya demir barikatlar var. Barikatların arkasında ise hiç mübalağa etmiyorum onlarca dev gibi fotoğraf makinası, 7-8 kamera sürekli çekim yapıyorlar. Anlaşılan Hakkari’nin polisleri Hakkari halkını filmlerde oynatmaya çok hevesli!..
Sahnede çalınan müziğin eşliğinde yer çakıl ve kum, yer yer çamur olmasına rağmen herkes halay çekiyor. Biraz sonra BDP milletvekilleri alkışlar ve zılgıtlar eşliğinde sahneye geçip kendilerine ayrılan bölüme oturuyorlar. Tek tük yağan kar kısa zamanda yoğunlaşıyor ve tipiye dönüşüyor. Dizlerim su koyuvermeye başlayınca kenarda duran bir ambulansta misafir ediliyorum. Ben ambulansa binerken Gültan Kışanak Türkçe konuşmasını sürdürüyordu. Kar çok şiddetlenince küçük çocuklu kadınlar alandan ayrılmaya başladı. Kar bir saat yoğun olarak yağmasına rağmen insanlar alanı terk etmedi. Kar dindiğinde yokuş aşağıya yeniden insanlar gelmeye başladı. Bu Federal Almanya’nın geçen sene Bonn şehrinde gördüğüm Newroz’dan sonra ikinci görkemli Newroz. Newroz Kürtler için bir yanıyla neşeli bir bayram ama öte yanıyla ve esas olarak Demirci Kawa’nın direnişinin, isyanının yeniden yaşatılışı. Bugün için ise Newroz her şeyden önce tüm Kürtler için özgürlük ve gerilla demek. Efsaneler şimdiden halkın arasında yayılmaya başlamış bile. Bir kadın yanıma yaklaşarak “Heval duydum mu? Diyarbakır Newroz’unda Başkan Apo konuşacakmış“ diyor. Hiç sesimi çıkarmıyorum.
Gerek Yüksekova’da gerek Hakkari’de dikkatimi çeken şeylerden birisi Diyarbakır’dan farklı olarak tesettür giysili kadınların ve genç kızların çok az oluşu.
Yaşamdan süzülen anlatımlar...
Akşama doğru Belediye binasında toplanıyoruz. Binanın girişinde Rojava için toplanmış yiyecek kartonları yığılı. Yanaşan kamyona bu yiyecekleri doldurmak için kız erkek bizim gençler de yardım ediyor. Kamyonun yarısı dolduğunda belediyeye bir haber geliyor: Geçiş yasaklanmış. Bu kez bütün mallar geri indiriliyor ve eski yerlerine yığılıyor.
Akşam yine evlere dağılıyoruz. Bizi evine götürecek Kürt arkadaş önce bir çorbacıya götürüp çok güzel bir çorba ikram ediyor. Daha sonra evine gidiyoruz. Evde bu kez de ev sahibinin yaptığı mis gibi bir börek ve çay ikram ediliyor. Ve çay eşliğinde sohbet derinleşiyor.
BDP binalarında partinin farklı kuruluşlarında bize verilen seminerlerden çok daha fazlasını bu tür sohbetlerde öğreniyorum. Öğreniyorum, çünkü gerçeklik yaşamın içinden süzülerek bu anlatımlarda ortaya çıkıyor. Unutmadan şu noktayı vurgulamalıyım. Her yerde herkesin konuştuğu şey politika, ekonomi, örgüt… Batıda olduğu gibi TV’deki dizilere ilişkin yorum yapan hiçbir Kürde rastlamadım.
Ev sahibinin babası her güngörmüş Kürt gibi dertli. Yine acılar, katliamlar…
“Öyle kötü günler gördük ki gurban, şu aşağıdaki evleri basan maskeli, makineli tüfekli herifler insanları alıp götürdü. Kaç kişinin parçalanmış cesedini bahçelerden, su kenarlarında toplayıp zorla bir araya getirerek defnetmişizdir.”
Anlatırken kimi zaman kendini tutamayıp ağlıyor yaşlı adam.
“Daha önceleri, çok önceleri hani PKK’nin falan olmadığı zamanlar ticaret için Yozgat, Erzurum gibi şehirlere çok giderdim. İnan o şehirlere girmeden önce Kürt olduğumuz anlaşılmasın diye arabayı durdurur elbiselerimizi değiştirirdik.
‘Bak kolumun burası uff oldu’
Ev sahibimiz lise mezunu aydın bir insan. 3 yaşında, 7, 9 yaşında çocukları var. Çocuklarla hep Türkçe konuşuyor. Çocuklar da kendi aralarında. Oysa evde anlatılanlardan belki ki aile asimile olmamış, Kürt mücadelesini destekleyen bir aile. Babaya çocukları böylesine düzgün Türkçe konuşmasının nedenini soruyorum.
“Ben okula başladığımda Türkçe bilmediğim için çok zorluk çektim, çok aşağılandım. Ama çocuklarım ileride nasıl olsa Kürtçeyi öğrenecekleri için bizim çektiğimiz zorlukları çekmesinler diye onlara önce Türkçe öğretiyorum.”
Sonrada da ekledi:
“Kentteki polis, asker baskısı, sürekli olan devlet terörü, kurşun kavga sesleri çocukların psikolojisini çok kötü etkiliyor. Salt çocukları kurtarmak için İzmir, İstanbul gibi şehirlere gidip yeni bir hayat kurmayı çok düşündüm. Ama oralarda da Kürtler için çok fazla bir değişiklik olmayacağını bildiğim için vazgeçtim.”
Evin en küçük oğlu 3 yaşında. Cin gibi. Hiç yerinde durmuyor. Sürekli hoplayıp zıplıyor.
“Gel kucağıma otur, sana masal anlatayım” diyorum.
Hiç yabancılık çekmeden gelip kucağıma oturuyor. Biraz da kargayı taklit edip gak-guk sesleri çıkararak kurnaz tilki, peyniri düşüren aptal karga masalını anlatmaya çalışıyorum. Pek ilgisini çekmiyor. Zaten anlattıklarımı da sessizce dinlemiyor. Sık sık lafımı keserek o da bir şeyler söylüyor. O zaman şimdi sıra sende, bir masal da sen anlat diyorum.
Anlatıyor.
Anlattıkları detaylarda saklı gerçeğin sert bir şekilde suratıma patlamasıydı.
“Sokaklarda abiler polise taş attı… Polis de onlara gaz attı. Polis bana da vurdu… Bak kolumun burası uff oldu. Sonra böyle çaat diye yüzüme vurdu. Yüzüm kanadı. Uff oldu. Çok acıdı, çok ağladım…”
‘Tek arzumuz güven ortamı’
Anlattıkları elbette çok abartılıydı. Hatta kendisine bir şey olmadığını babası gülerek söyledi. Ama sürekli kan ve gözyaşı gören, biber gazı ile küçücük yaşta tanışan bu çocukların anlatacağın başka bir şey olmaması Kürt gerçeğinin, devlet terörünün küçücük çocuklar üstündeki en acı, en rezil göstergesiydi bence.
Sabah çok güzel bir kahvaltı ediyoruz. Ev sahibinin babasının evin dibindeki küçük bahçesinde birçok meyve ağacı varmış: “İncir, portakal hariç bahçemde her şey var” diye gururla anlatıyor. Kahvaltıda kendi yaptıkları otlu peynir, yoğurt, zeytin ve bahçede toplanan dutlardan yapılmış reçel vardı.
Kahvaltıdan sonra evin balkonuna çıkıp sohbete devam ediyoruz. Dünkü kar ve boradan sonra pırıl pırıl bir güneş var şimdi. Karşıda, sanki elimi uzatsam tutacak kadar bana yakın gelen karla dolu dağlar... Ev sahibi üstüne basa basa anlatıyor:
“Bizim ekonomiye, paraya pula ihtiyacımız yok. Bunların hepsini karşılayabilecek durumdayız. Ürettiklerimiz bu şehre yeter de artar bile. Tek arzumuz güven ortamının oluşması. Şu dağlar maden dolu. Çoğuna hiç el atılmadı bugüne değin. Ormanlar yakılmamış olsaydı biz şimdi Türkiye’nin başka şehirlerine et, süt, peynir gönderiyor olurduk. İnanın şu dağlarda yetişen otlar, bu otları katarak yaptığımız peynirler, börekler dünyanın hiçbir yerinde olmayan sağlıklı besinlerdir.”
Ev sahibimiz aşağıda akan pırıl pırıl dereyi göstererek “Bakınız suyu bu kadar bol olan bir coğrafyada gördünüz işte, çeşmede günde ancak iki saat su akıyor. Güven ortamı sağlansa birçok sorun gibi kentin su sorunu da çok çabuk çözülür” diyor.
Bölge askeri binalarla dolu
Artık vedalaşmamız gerekiyor, biraz sonra otobüsle Uludere’ye yola çıkacağız. Çocukları öpüp bu insanlara veda edip yola koyuluyoruz. Şimdi kontrol, şoförün dediğine göre, çok daha az. İlk kontrolde pasaportları alıp hemen geri verdiler. Subayın biri kapıdan şöyle bir baktı, hepsi o kadar. Ben dayanamayıp seslendim:
“Barış geldi değil mi komutanım.”
Komutan, “Barış kim?” diye sordu.
“Sulh geldi komutanım, sulh” deyince, komutan da gülerek, “İnşallah, inşallah” dedi.
Bir gün evvel Abdullah Öcalan’ın mektubu teslim ettiğini ve içinde iyi mesajlar olduğunu bütün Türkiye biliyor. Komutan da böyle davranınca, ben saf saf, gerçekten artık bir yumuşamanın olduğuna iyice inandım.
Uludere’ye gidiyoruz. Yol sürekli yükseliyor, ama delik deşik. Şimdi her taraf kar. Şoförün dediğine göre yol 100 kilometreymiş, ama en az dört saat süreceğini söyledi. Öylesine farklı bir doğa ki, yükseklerde her taraf kar, 20-30 kilometre aşağı doğru inince bu kez her taraf yemyeşil ve badem ağaçları çiçek açmış durumda. Bir tek düzgün olan yol, karakollara doğru giden yol. Yol kenarları, tepeler, Ortaçağ kalelerine benzeyen korunaklar, askeri binalarla dolu.
Şimdi Roboskî’deyiz, sözün bittiği yerde. Köylüler bizim geleceğimizi biliyorlar. Taziye çadırının yanında 30-40 kişinin oturabileceği plastik sandalyeler yerleştirilmiş. Ortadaki küçük üç sehpada da üç gün önce hayatını kaybetmiş bir gerilla kızın resmi var. Nedense nasıl öldüğü, neden öldüğü konusunda bir bilgi vermek istemiyorlar. Daha sonra Roboskî katliamıyla ilgili konuşmalar başlıyor. Anlatılan şeyler insan yüreğinin kaldıramayacağı kadar korkunç. Birisi, ben yanlarına geldiğimde, hala alev alev yanan bir ceset vardı, diyor. Bir diğeri, paramparça olmuş cesetlerin çoğu kayaların altındaydı, kazma kürek, hatta parmaklarımızla kazıyarak ceset parçalarını zor çıkardık… Yedi kişi yaralıydı, diyor bir diğeri, helikopter olsaydı belki bunları kurtarabilirdik, ama tümü de kan kaybından ve soğuktan köye gelinceye kadar can verdi.
Konuşmaları kimi zaman Kürtçe, kimi zaman Türkçe yapıyorlar. Kürtçe konuşmaları yanımda oturan, Avrupa’dan gelmiş bir genç yapıyor. Anlatılanlar öylesine korkunç şeyler ki, genç ağlamaya başlıyor. Bu kez tercümeyi yine bir başka Kürt kızı yapıyor, ama o da fazla konuşamadan ağlamaya başlıyor. Benim de anlatılanları ne not olarak tutmaya ne de okuyuculara aktarmaya gücüm var. Biraz sonra bu acılı insanlar aşağıdaki bir evde hazırladıkları taziye yemeğine buyur ediyorlar. Her zaman olduğu gibi ayakkabılarımızı çıkarıp odanın ortasına serilmiş plastik masanın etrafına oturuyoruz. Daha doğrusu gençler oturuyor, ben oturamadığım için sandalye istiyorum. Tabaklarda pilav, tavuk eti, yoğurt getiriliyor. Ama dikkat ediyorum, Almanya’dan gelen gençlerin tümü bir iki lokma aldıktan sonra yemekten vazgeçiyor, anlatılanlardan kimsenin yemek yiyecek hali kalmamıştı.
Daha sonra yine dışarıya buyur ediliyoruz. Bu kez erkekler dışarıda, kadınlar ise taziye çadırında oturuyoruz. Çaylarımızı içtikten sonra yine acılı hikayeler anlatılıyor. Konuşmalardan sonra mezarlığa gitmemizi öneriyorlar. Onları üzmemek için gitmeyelim diyorum, ama ölenlerin aileleri çok ısrarlı. O nedenle minibüslere dolup mezarlığa gidiyoruz. Mezarlık köyden epey uzakta. Girişinde bir sağlık ocağı var, önünde de askeri bir cip ve jandarmalar duruyor. Bizi köyden getirenler, sağlık kontrolüne gelmişlerdir, önemi yok diyorlar. Bizim grup mezarlığa girince Roboskîlilerden birisi arkada yüzbaşıyla konuşuyor. Sondadan öğrendiğimize göre yüzbaşı, kim bu turistler, gelecek başka yer bulamamışlar mı, diye kızmış. Biz mezarlıktayken, mezarlığın kenarına gelen bir jandarma elindeki büyük bir fotoğraf makinesiyle ne işe yarayacaksa sürekli fotoğraf çekmeye başladı.
Mezarlık rengarenk çiçeklerle donatılmış, mezar taşlarında ölenlerin resimleri var. Dikkat ediyorum, yedisinin soyadı aynı, aynı ailedenmişler.
Çocuklar molotof kokteylleri atıyor...
Mezarlık dönüşünde Mardin’e gitmek üzere otobüsümüze binip Cizre’ye doğru yola koyuluyoruz. Sol yanımız Cudi, onun arkası Silopi. Karşı tepelerde çok sık betondan yapılmış gözetleme korunakları ve üstünde elbet Türk bayrakları var. Sık sık da helikopterlerin inmesi için küçük beton alanlar yapılmış. Artık aramaları yazmak bile içimden gelmiyor. Roboskî’den çıktıktan beş kilometre sonra bir arama, 10 kilometre sonra bir arama daha, Cizre’ye yaklaşınca bir kez daha aranıyoruz.
Şoför Cizre’nin içinden geçip Mardin’e gidersek daha kestirme olacağını söylüyor. Ama bir caddede sağlı sollu polis panzerleri var. Aralarından geçip gitmek istiyoruz, birden karşı sokaktan çıkan 6-7 çocuk molotof kokteylleri atmaya başlıyor. Elbet panzerlere atıyorlar. Panzerler molotof kokteyllerine dayanıklı. Bir ikisi bizim otobüsün yanına düşüyor. Geri giderek çatışma alanından çıkmaya çalışıyoruz. Bu kez arkada, çocukların attıkları taşlara takılıyoruz. Şoför zorla otobüsü kurtarıp farklı bir yoldan Mardin’e doğru yola devam ediyoruz. DEVAM EDECEK
ATİLLA KESKİN