
Ülkemizde yaşanan anormalliklere geçen hafta dikkat çekmiştik. Normal bir yönetim altında yaşanmaması gereken olaylar yaşanıyordu. Toplumun değişik kesimleri adeta şoke eden yöntemlerle sürekli sarsılıyordu.
Geçtiğimiz hafta bundan farklı olmadığı gibi, şoke edici olaylar adeta zirveye ulaştı. Topluma “Ne oluyor? Kimler hesaplaşıyor?” diye sorgulatan çok ciddi olaylar yaşandı. Sözkonusu durum ve yarattığı sarsıntı ile tartışma hala da devam ediyor. Toplumu adeta hop oturtup hop kaldırtan şu olaylara kısaca bakalım.
Önce “KCK Operasyonlarında İmralı’dan Kandil’e gönderilen mektuplar ele geçirildi” diye bir bilgi basına sızdırıldı. Ardından eski ve yeni MİT Müsteşarlarının “KCK Davasından şüpheli olarak ifade vermek üzere savcılığa çağırıldığı” bilgisi geldi.
Toplum daha ne olup bittiğini anlamadan, “İstanbul’da KCK operasyonlarını yürüten iki şube müdürünün görevden alındığı” açıklandı. Tabi bu tasarruf da karşılıksız kalmadı. Bu sefer savcılığa ifade vermeye gitmeyen eski MİT’çiler için savcılık tarafından “Yakalama kararı” çıkarıldı.
İşin ciddiyetini ve kendisi açısından içerdiği tehlikeyi gören AKP hükümeti, çok sayıda zirve ile konuyu tartıştıktan sonra buna karşılık verdi. Bir yandan hemen MİT yasasında bir değişiklik önergesi Meclis Başkanlığına verilirken, diğer yandan da eski MİT’çiler için yakalama emri çıkartan savcıyı görevden alıp yerine yeni savcılar atadı. Karşılıklı hamlelerin bunda sonra nasıl süreceği ise merakla bekleniyor.
İşin garip tarafı, siyaset ve yargı ortamında bu tür baş döndürücü olaylar yaşanırken, bir anda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yeniden hastaneye yatarak “Ameliyat olduğu” bilgisinin topluma duyurulmasıdır. Tüm bunlara ek olarak, bu olaylar başlamadan önce Suriye ordusundan kaçıp da Türkiye’ye sığınmış olan bir subayın bazı çevrelerce kaçırılıp Suriye’ye verilmesi ve ardından öldürülmesi olayının bunlarla birlikte ele alınıp tartışılmasıdır.
Dikkat edilirse, yaşanan tüm bu olaylar çok ciddi ve yeni siyasal gelişmeler yaratmaya gebedir. Yine olayların karşılıklı iki gücün hamleleri olduğu ve sert bir hesaplaşmanın yaşandığı tartışmasızdır.
O halde çatışan taraflar kimlerdir? Neyin hesaplaşması içindedirler? Şimdi herkes bu soruları sormakta ve kendine göre cevap aramaktadır. Yakın geçmişte bu tür olaylar yaşanınca hemen “AKP-Ergenekon çatışması” denir ve onlar arasındaki bir iktidar mücadelesi olarak görülürdü. Fakat şimdi yaşanan olayları böyle tanımlamanın imkanı yok. Zaten hiç kimse de olaylara bu temelde yaklaşmıyor.
Olaylar üzerinde basında yer alan tartışmalarda daha çok “MİT-Emniyet çatışması” durumu öne çıkıyor. Peki ama, böyleyse bile, o durumda MİT kim, emniyet kim? Bu kurumlar kendi aralarında niye çatışıyorlar? Neden yargı bu çatışmaya alet ediliyor? Öyle ya, devletin kurumları keyf olsun diye veya canları sıkıldığı için çatışmazlar. Bunun içinde siyaset olur, bu tür kavgalar iktidar olma ve gücünü artırma kapsamında yaşanır.
Sorunun ele alınışı bu kapsama geldiğinde, bazı çevreler bu duruma “AKP-Fethullah Gülen Cemaatı arasındaki iktidar çatışması” diyorlar. Bu tanımlama gerçeği ne kadar yansıtıyor bilemeyiz ama, en azından çatışmayı biraz daha somutlaştırıyor ve anlaşılır kılıyor.
Burada şu soru ortaya çıkıyor: Farzedelimki, AKP-Cemaat çatışması görüşü doğru olsun, peki ama bu güçler tam da bu zamanda neden çatışıyorlar? Şimdiye kadar birlik oldular da, şimdi neden ayrılıyorlar?
Bu sorular sorulduğunda bazı çevreler, pek açık olmasa da ABD’yi işaret ediyorlar. Gülen Cemaatinin tutumu eşittir ABD politikaları diyorlar. Bu durumda asıl çatışmanın ABD-AKP arasında yaşandığını söylüyorlar. Daha doğrusu AKP’ye yönelik bir ABD müdahalesinin yaşandığını ve AKP politikalarına bir ince ayar verilmeye çalışıldığını ifade ediyorlar.
Durum böyle ele alınınca da ortaya iki senaryo çıkıyor: Birincisi, mevcut MİT yönetimi çok İran yanlısı olduğu için İsrail tarafından sevilmiyor ve İsrail yönetimi tarafından görevden attırılmak isteniyor! İkincisi ise, mevcut AKP hükümeti Suriye’ye yönelik ABD politikalarını tam uygulamıyor ve bu farklılığı giderip Türkiye yönetimini kendi politikaları doğrultusunda tam kullanabilmek için ABD sözkonusu müdahaleleri yapıyor!
Bunlar ne kadar doğru elbette bilemeyiz. Fakat her iki senaryonun da ortak yanları var. Her ikisi de mevcut MİT yönetimini ve onun üzerinden AKP hükümetini hedefliyor. AKP hükümetini Suriye ve İran’a yönelik küresel kapitalist sistem çıkarları doğrultusunda kullanmayı istiyor. Bu temelde belliki ABD ve İsrail politikaları aslında örtüşüyor.
İşte bu durum “Suriyeli subay olayı”nın öne çıkmasını getiriyor. “MİT-Emniyet çatışması” yaşanıyor derken, birden bire onunla birlikte “Suriyeli subayın kaçırılıp veya satılarak öldürüldüğü” olayının tartışma gündemine gelmesi, yaşanan iç hesaplaşmanın Suriye ve Ortadoğu politikalarıyla bağlı olduğunu gösteriyor. Demekki arada politik farklılıklar ve bir iç mücadele var.
Suriye üzerinde dış müdahale yoğunlaşırken, belliki ucu AKP hükümetine de dokunuyor. Ne bilelim, Irak’a yönelik müdahale hazırlanırken Ecevit hükümeti düşürülmüştü, şimdi de Suriye’ye yönelik müdahale hazırlanırken acaba Erdoğan hükümetidemi düşürülecek diye insanın aklına geliyor. Ecevit gibi Tayyip Erdoğan’ın da tam bu olaylar ortasında ikide bir hastaneye yatırılması ister istemez çağrışımlar yaratıyor.
Eğer durum böyleyse, o zaman Tayyip Erdoğan için defterler kapandı demektir. Nasılki Bülent Ecevit ölünceye kadar “Devlet Bahçeli’nin neden erken seçim istediğini” anlayamadıysa, Tayyip Erdoğan’ın da asla anlayamayacağı olaylar yaşanacaktır. Ülkemiz sözkonusu şoke edici olayları yaşamaya devam edecektir. Herhalde Tayyip Erdoğan ve yakınlarını mevcut sona gidişten hiçbir çaba kurtaramayacaktır.
Peki AKP ve Tayyip Erdoğan bu duruma nasıl ve neden geldi? Bunun iki nedeni var: Birincisi kendini çok abarttı, her şeyi seçimde alınan oy oranına bağladı. İktidar olmayı seçimde oy almak sandı. Halbuki 2002’deki Ecevit koalisyon hükümetinin arkasındaki oy oranı da yüzde ellinin üzerindeydi, ama üç ayda hepsi yok olup gitti.
İkincisi ise, AKP’nin her şeyi oya dönüştürmek istemesi, sadece seçim için çalışmasıdır. Bu durum AKP’yi çok popülist ve demagojik hale getirdi, işleri hep yarım yapar noktaya götürdü. Her şeye el attı, ancak hiç birini sonuca götürmediği için de hepsi elinde kaldı. Sorunlardan sadece oy kazanmak için söz etti.
Bunlardan birisi ve başta geleni de Kürt sorunuydu. 2005 Ağustosu’nda “Kürt sorunu benim sorunumdur ve çözeceğim” dedi. 2009’da sözde bu çözümü gerçekleştirmek için sahte “Kürt Açılımı” politikası izlemeye çalıştı. Bütün bu politikaları yürütebilmek ve Kürtlerin oyunu alabilmek için de PKK Lideri Abdullah Öcalan ve PKK yönetimi ile diyaloglar içine girdi. Ama hiçbir zaman ciddi ve çözümleyici yaklaşmadı, hep oyalama ve oy kazanma politikası izledi.
Oysa Kürt sorunu üzerinde asla oynanmayacak kadar ciddi bir sorundur. Oynamak isteyeni mutlaka yakar. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın yakılışının da burdan olduğu görülüyor. Kürt sorununu çözeceğim diye yıllarca görüşme yapıp da sonuca götürmemesi, yaptıklarına bile sahip çıkmaması Tayyip Erdoğan yönetimini yakıyor. Son olaylarda “İmralı-Kandil mektuplaşması”nın kullanılmasını böyle değerlendirmek lazım. Oysa Tayyip Erdoğan yönetimi görüşmelere sahip çıksa ve Kürt sorununu çözmek için kalıcı adımlar atsaydı böyle olmazdı. Yapılıp da yarım bırakılan iş, kendine karşı kullanılamazdı.
Demekki AKP, sözde kendisinin yürüttüğü “Ergenekon yargılaması”nı bile hiç anlamamış. Onların Kürt sorununda başarısız kaldıkları için yargılandıklarını bile görememiş. Şimdi de başarısız AKP yönetiminin benzer akıbeti yaşayacağı anlaşılıyor. Bu durum “Oslo görüşme tutanakları ile İmralı mektupları”nı kimin basına sızdırmış olduğunu da gösteriyor. Demekki “İmralı mektuplarının KCK operasyonlarında ve BDP bürolarında ele geçirildiği” savı, gerçeği gizlemeye dönük basit bir senaryo oluyor.