1900'lü yılların başında Birleşik Krallık, henüz ulusal kimliklerini keşfetmişler için bir şeytanken bu topraklarda doğacakların dünya kültür mirasına muhalif birtakım eserler, sanatçılar kalacağından bihaberdi. Dünya savaşı tüm yıkıcılığıyla Avrupa'nın dört bir yanını kavurmuştu. Karl Kautsky eğer sosyal demokrasi yalanlarına kanmasaydı Avrupa tarihi başka türlü şekillenebilirdi. Alman hükümeti Kautsky sayesinde savaşa katılmak konusunda sosyal demokratların da vizesini almıştı. James Connolly,1916 direnişinden sonra idam edilirken İrlanda topraklarında İngiliz işgalciliğine karşı IRA filizleniyordu.
Kıtayı saran sendikal sosyalizm sayesinde İrlanda'da ulusal kurtuluşun ışığı belirdiğinde Samuel Beckett henüz on yaşlarında bir öğrencidir. Sovyetler inşa edilirken kolektif aklın ve pratiğin zaferi dünyanın diğer ezilenleri için umut olurken, Stalin, dünyaya devrim ihraç eden parti ve kült-lider karizmasıyla; kolektif aklın da nihayetinde bireyin özgürlükleri için bir yıkım olduğu anlaşılacaktı entelektüeller açısından.
Beckett, iyi halli bir Protestan ailenin ikinci çocuğudur. Dindar bir anne ile yine dindar ama sosyalleşme adına uzun yol yürüyüşleri yapan, kırlarda gezintiler düzenleyen bir babanın çocuğuydu. Annesinin aşırı dindar olması ona yalnızca tedirginlik ve doğaüstü olayları sorgulama eğilimi katmıştır. (Beckett, bu kuşkuculuğunu dinsel kuralların zorlayıcılığına da borçlu olduğu kadar dönem Avrupa'sında gelişen politik ve bilimsel çalkalanmaların da rolü vardır elbette.)
Dublin'de Trinity College'deki eğitimini birkaç yıl sonra bitirir. 1928'de Paris'te Yüksek Öğretmen Okulunda İngiliz Dili Profesörü olarak görev alır. 1936'da bir yıl boyunca Almanya'yı gezip 1937'de Paris'e yerleşmiştir. 1940'ta Naziler Paris'i işgal edince Fransız direnişçilere katılır, ancak 1942'de Fransa'nın güneyine gidip savaşın geri kalanını Roussillon'da geçirir. Burada Watt romanını yazar.
Beckett, Almanlara karşı verdiği mücadeleden dolayı iki ödül alır. Savaştan sonra Paris'e döner ve Fransızca yazmaya başlar. Bu dönemde Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayanlar, Özgürlük, Godot'yu Beklerken kitaplarını yazar. 1969 yılında da edebiyat dalında Nobel ödülünü alır.
Beckett, "Hepimiz deli doğduk ama kimimiz hep öyle kaldı." sözüyle giderek toplumsal cinnetin girdabına girmiş insanın yalnızlığını anlatıyordu. Devasa modern imparatorluklar; kurallardan, geleneklerden taviz vermeyen Avrupa'daki faşist devletler, insanın tüm bu olup bitenlere karşı yalnızlığı, sınırlar, sınıflar, generaller, ibadethaneler bireyi hiçleştiriyor, onu adeta yeryüzünde kocaman canavarların arasına atılmış, çaresiz bir kuzuya dönüştürüyordu. Onun kahramanları varoluş sancıları çeker. Ancak birbirleriyle yolları kesiştiğinde iletişim kurarlar. Bunun dışında ihtiyaçsız kalmış gibiler... Her gün yinelenen bu sıradan hayatlar adeta büyük bir sahnede sergilenmek zorunda kalan ritüelleri andırır. Beckett'ın, eserlerinde yarattığı karakterler için metafizik varlıklar denebilir, fakat Stefan Zweig'ın coşkuyla başlayan hayatı, giderek geri dönülmesi zor şartların dayatmasıyla, faşizm karşısındaki çaresizliğiyle Arjantin'de eşi Lotte Altmann ile birlikte intiharı Beckett'ın eserlerinin derin katmanlarına sinmiştir adeta.
Beckett, içerisinde bulunduğumuz hayat döngüsünün, insanlık kavramının noksanlaştığını ve giderek içi boşalan kavramlar haline geldiğini oyunlarıyla ifade eder. Oyunlarında dili hiçleşme aracı olarak kullanmıştır ve oyuncuları da bu hiçliğin birer piyonu olarak tahlil etmiştir. Beckett'ın yapmak istediği, saatlerce anlatılan şeylerin bir avazda da aktarılabileceğidir. Godot'yu Beklerken oyunundaki Lucky'nin o enfes tiradını hatırlayanlarınız olacaktır: "Tanrının tünediği yükseklerde yüce bir kayıtsızlık,yüce bir sükun ve yüce bir dilsizlik içinde birkaçımız dışında bizi bir hayli sevmesine akıl erdiremeyiz. Buna işkenceler içinde ateşlerde yanarak zaman karar verecektir." anlatısı, aslında varoluşumuzu tüm ayrıntılarıyla bir büyük Tanrı belirlemişse dünyada ve hayatta olmamızın da bir anlamı yoktur, fikri sinmiştir. Bu, bir umutsuzluk değildir, bireyin güç getiremediği koşullarda bir isyanı, bir çıkmazı, bir çaresizliği olarak iç içe geçmiş yaşamsal sürecidir. Anlatılmak istenen insanların yaşamlarını, zamanın bu gaddarca ilerleyişinde benliklerini çürütecek şiddet ve egemenlik kavramlarına teslim etmelerinin yanlışlığıdır.
Bizler kendimizi bunlara hapsedecek olursak benliklerimizi hiçbir zaman özgür kılamayacağız ve bugünün sonu aslında bir ertesi günün de sonu olacak bizim için, çünkü yaşamımızda değişen bir şeyler olmayacak. Üzerimizde bulunan hegemonyanın, egemenliğin bizden istediklerini yapmış olacağız; bu da bizi fazlasıyla köreltecek, o zaman da hayatımızı kendimiz hiçleştirmiş olacağız. Oysaki yapmamız gereken sıfırlaşmaya yüz tutan yaşamımıza her gün bir değişiklik katmak.
Lucky'nin bu ünlü tiradı Normandiya çıkarması, tenis, kafatası göndermeleriyle son bulur. Yalnız tiradın başında Lucky'nin zengin efendisi Pozzo'nun ipini gererek çekip bağırması, bu nutku atması da bir kölenin isyanı olsa gerek.
Vladmir: (korkuyla) Ne olursa olsun bir şey söyle!
Estragon: Şimdi ne yapıyoruz?
Vladmir: Godot'yu bekliyoruz.
Estragon: Ha!
Vladmir: Berbat bir şey!
Estragon: Bir şarkı söyle.
Vladmir: Yo, yo! (dalar) Belki yeni baştan başlayabiliriz.
Bekledikleri Godot hiç gelmeyecek oysa, onlar her gün bir ağacın gölgesinde yeniden bir umut tazeleyecekler. Godot'yun daha önce uğrayıp uğramadığını da bilmiyoruz, insanın asıl çilesi buradan anlaşılıyor. Son din, son peygamberi de ortaya çıkarmıştı. Ama hala yeryüzünde bir parça toprak adına, kendi dillerinde şarkı söylemenin zevkine varabilmek adına, çalıştığı süre kadar, verdiği emek kadar ücret almak isteyenler adına inşa edilmiş bir dünya yok. Bildiğimiz şey en amansız koşullarda hala bu taleplerin gerçekleştirilebileceğine dair umut ışığı Godot'ların tecritte de olsalar varlıklarının bilinmesi...
HEVİN KİRAZ: Beckett'ten sıyrılıp gelen