Çözümlenemez gibi gözüken iki farklı rejim, iki farklı dünya görüşü, iki farklı fiziksel çevre kavrayışı ve iki farklı tasarım anlayışı, Doğu'nun sindirilmesiyle, bir bakıma tasfiyesi ile hızlı bir biçimde sorun olmaktan çıktılar. Ülkede artık Batı hakimiyeti sürmektedir. Bir ülke içerisinde iki farklı ülke yaşantısı kuşkusuz kendi insanlarını yarattı ve bu yüzden bir Batılı Alman ile bir Doğulu Alman'ı ayırt etmek zor olmasa gerek; yalnız birleşmeden sonra bu sorun da kazasız belasız atlatılmış gözüküyor. Ancak, onun kadar kolay atlatılamayan bir şey var. Ülke Nazi rejiminin ve İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı travmanın sonuçlarından kendini sıyırabilmiş değil. Ülke tam 13 yıl (1933'ten 1945'e kadar) boyunca cani bir diktatörün elinde kanlı sahnelere şahit oldu. Naziler yalnızca ırkçılık yapmamış, aynı zamanda kendi ırkından olan fakat kendilerince "zararlı" gördükleri 'hastalıklı' insanları da katletmişlerdir. Diktatör Adolf Hitler, ırkçılık kavramına kendini fazlasıyla kaptırmış ve kendi profilinde olmayan herkesi ölüme mahkum etmiştir.
21. yüzyılda ülkeler, diktatörler değişse bile değişmeyen birşey var ki o da "ırkçılık kafatası"dır. İlham aldıkları, yönetildikleri kişiler farklı da olsa politikalar hiç de farklı değil, masum 34 cana kıyıp sonrasında rahatça "onlar kaçakçıymış" diyebilen, barış için çabalayan halkını sorgusuz sualsiz ve hiçbir gerekçe olmadan hapse tıkabilen, sorgusunda "Van'a neden yardım ettin?" diye çok insancıl faaliyetleri sorgulayan hükümetler var. Tüm bu olgular yalnızca ırkı etkilememekte, aynı zamanda ülkelerin profillerini - gerek mimarisi gerek dış ülkelerle ilişkilerini gerekse eğitim alanlarını - de etkilemektedir.
Baskı her zaman korkuyu getirir, korku çaresizliği, acizliği ve artık özgür olamayan, birileri emir vermedikçe bir şeyleri yapamayan toplumlar oluşur yalnızca. Naziler de Almanya'da tam da bunu gerçekleştirdiler; her yerden çok mimarlık alanında etkilediler. 1933'e kadar yeryüzünün en aktif mimari düşünce ve tasarım üretimi odaklarından biri, belki de birincisi olan ülke, artık dünya sahnesinde epey mütevazı bir rolle yetinmek durumunda, kendini olası bir tehlikeye karşı koruyabilecek yapılar inşa etmektedir. (Örneğin Almanya'daki apartmanlar kare bir alan etrafına inşa edilmiştir, ortada bulunan boşluk bir savaş zamanı için birleşme yeri olarak ifade edilir, binaların altında genellikle sığınaklar vardır, yani artık mimari kendini savaş kaygılarına bırakmıştır.)
Bir zamanlar Mies van der Rohe'yi, Gropius'u, Mendelsohn'u yetiştiren, Bauhaus'u, Werkbund'u kuran ülke, şimdilerde çok farklı bir mimar ve kurum profili tanımlıyor. Almanya'da evlerin çatısında haç ve taç sembollerinin olması kral ve tanrının ortak çalıştığını, kral tacının monarşik düzeni simgelediğini, evlerin kare olması ise savaş insanının mimariye yansıttıklarını anlatmaktadır. Öncelikle, Almanya'nın 19. ve 20. yüzyılını ilginç kılan şeyin modernite ile kurulmuş çok gerilimli bir ilişkisi olduğunu ya da Alman modernleşmesinin çok gerilimli yaşanmış bir süreç sayılabileceğini belirtmek gerekiyor. Alman düşüncesi, felsefeden sosyal bilimlere, gündelik politikadan mimarlığa kadar, hemen her alanda modernleşmenin getirdiklerini bir yandan dolu dolu ve hızlı yaşamış, öte yandan da onun yarattığı çarpıcı değişim karşısında diğer Avrupa ülkelerinden daha fazla irkilmiş, tepki vermiştir. Ülkede moderniteyi kendi içerisinde tahrip edecek faşizmi üretmesine de şaşmamak gerek. Nazi iktidarı ve büyük savaş, Hitler'in deyişiyle, Almanya'nın çok huzursuz geçen 19. yüzyılını kapatmışlardır. Gerilimler ızdıraplı bir biçimde giderilmiştir. Ülke entelektüel potansiyelinin yaratıcılarının kayda değer bir kesimini özellikle ABD'ye kaçırmıştır. Dolayısıyla bugünün Almanya'sı kültürel, entelektüel baskınlığı düşmüş, huzur içinde ve tuzu kuru bir Avrupa ülkesidir.
HEVİN KİRAZ: Savaşın mimarisi