Masalların diyarında hep felaketten uyanmaya doğru bir yol vardır. Felaketin sebeplerinde donmayan, şifa yeteneğini koruyan bir yol, bir formül illa ki vardır. Bu formül zulmün olduğu tüm zamanlarda anlamını yitiren sözcüklere, boğazında düğüm düğüm olan seslere, çaresizliği haykıran bakışlara meydan okur. Cumartesi Annelerinin beyaz hüzünlerinin öfkesinden korkan soysuzları çıldırtır. "Bakın halim nedir, beni bağlamışlar. Bu zalimlerin elinden alıp götürün" diyen Koçer Özdal yoldaşın acısı ile bilenir. Avuç içini ısıtan ince belli çayın hayali ile kuşluk vaktinde usul usul içine dolan güneşin kokusunu kuşanır. Uçurum yankısında bir ses, bir nefes, bir serhildan olur.

Hewraman bu anlamları içinde barındıran bir masal kenti… Bir yanı sınırın öbür tarafından Rojhilatê Kurdistan’da kalmış, bir yanı Güney Kürdistan’da… İncitmeden doğan ve hissettirmeden batan bir güneşin ışınları ile korunan bir kent… İnce ince taşlarla örülmüş duvarlar, yokuşlara kurulan hayatlar, birbirine dayanan aynı zamanda birbirine bakan evler, gökyüzüne yakın kıraatlar, hep güzel giyinen ve güzel konuşan insanların toprağı. Yaşama saygının ifadesi sanki kullandıkları her bir sözcük. Sadeliğin huzur veren ezgileri, oluşun mutluluk veren anlamları, kaygısızlığın ölçüyü zamana kaydeden adaleti ile konuşan bir yer adeta. Bu nedenle sade ve seçkin anlamları ile kendi dilinde anlatılmayı hakeden bir dünya.

Jale sınırın diğer tarafında kalan Hewraman’dan gelmiş güney tarafına. Işıl ışıl parlayan gözleri huzur yüklü bir arp ezgisi gibi. Ve bu ezgiyi kuşanan bir naiflikte dökülüyor her bir sözcük dilinden. "Aşk hikayesi olmayan bir yer Hewraman" diye başlıyor söze. Şaşırıyoruz doğrudan aşk ile başlamasına. "Sınıf, kast, hiyerarşi ile örülmediği için aşk hikayesi yok Hewraman’ın" diyor. Bütün aşk hikayeleri bir bir zihnimizde canlanıyor adeta… Şirin için dağları delen Ferhat’a, Dewrêş’in ahını sırtlayan Adulê’ye, Binevşa Narîn’i bir an görebilmek için onun kapısında yedi yıl çobanlık yapan mir oğlu Cembeliyê’nin sabrına, Siyabend’i uçurumdan kurtarmak için uçurum olan Xecê’nin hikayelerine gidiyoruz. Meraklı gözlerle bakınca durdu gülümsedi orada. Ve bahçede artık olgunlaşmaya yüz tutmuş narı anlatmaya başladı suya kayıtlı dilinin senfonik uyumuyla.

"Nar zamanında herkes narın taneleri gibi olmaya çabalar. Birbirine dayanır, aradaki mesafe bir zar kadardır sadece. O zar senin yaratıcılığın olur adeta. Senin isyanın, senin müziğin, senin dilin olur. Bütün olduğunda herkes birbir halaya dizilir. Narın kabuğu toprağa hediye edilir, bu bir teşekkür etme biçimidir. Hem narın kabuğunda saklı olan keramettir birçok hastalığa deva olan. Toprak bu teşekkürü alır, gözünün üstüne koyar ve ertesi yıl daha büyük ödüllendirir seni. Sonra incir zamanı gelir. İncirin sütü düşmesin diye yere yeni anne olanlar çocuklarını emzirir incir ağacının dibinde. Bak yapma sen de incirlerin ile bizi emziriyorsun der esasında. Sonra ceviz zamanı gelir. Erik... Kiraz... Dut zamanı... Her zamanın bir ritüeli vardır işte. Buğday yoktur buralarda. Çünkü saxt, yani dik yokuşludur burası. Hewraman’a taxttan getiriyoruz onu da. Sonra biz de Hewraman’a saxt sakinleri olarak onlara dut, incir, üzüm, ceviz gönderiyoruz işte. Herşeyin bir zamanı vardır burada. Serhildan zamanı da vardır hakeza… Yaşam ağladığında olur o da…"

Sonra bağlantıları kuramadığımızı hissedercesine, "Sınıf yerine zaman vardır burada. Ve her bir zaman aşk ile örülür bu buluşmalarda… Hewreman neden bu kadar güzel sanıyorsunuz? Aşk olmasa güzel olur mu bu kadar? Bütün zamanları aşk ile yaşamasa güzel olur mu? Aşk olmasa bu kadar zulme dayanır mı? Aşk olmasa serhildan zamanının bilincine erer mi?" diyor ve susuyor orada…

Zulmün çetelesi çok yüksek burada da… Bir beş ay önce patlatılan ateşgahları, İran Irak savaşında bombalanan ve hala yası tutulan toprakları ve daha nicesi… Zira bunlara meydan okuyan bir aşk bilinci saklı birbirine yaslanan yaşamlarında. Bunun ilmini yapmak gerek, yaşamı sadeleştiren ve sanat gibi ele alanların ilmini kuşanmak. Foucault’nun, "Bir sanat yapıtı olarak yaşam", Abdullah Öcalan’ın, "Anlamak yaşamaktır" diye tanımladığı yaşamın sırrını çözmek gerek belki de. O zaman filozoflarını kaybeden Dersim’in yanan yüreğine, Cumartesi Anneleri’nin acısına, Koçer Özdal’ın isyanına cevap oluruz illa ki.