Kayıp yakınları 27 Mayıs 1995’ten beri gözaltında kaybedilen babaları, eşleri, yakınları için her Cumartesi günü saat 12’de Galatasaray’dalar.

27 Mayıs 1995’ten bu yana her hafta “Kayıplarımızın akibetini açıklayın, faillerini yargılayın” dediler.
İnsanları kayıp etmenin tarihi 1980’lerden bu yana Türkiye’de yazılıyor. Türkiye’de binlerce kişi evlerinden, işyerlerinden, şehirlerinin sokaklarından gözaltına alınıp götürüldü. Bir daha geri dönemediler, varlıkları inkar edildi yaşama izleri devlet tarafından silindi.
Gözaltına alınarak kaybedilen Fehmi Tosun, Hasan Ocak gibi binlercesi kimsesiz değildi. Şimdi o binlerce kaybın bedeni ya bir kimsesizler mezarlığında ortaya çıkıyor ya da bir taş yığının altına gizlenmiş halde bir çölde.
Hepsini her Cumartesi günü annelerinin, babalarının, kardeşlerinin ve arkadaşlarının ellerinde taşıdıkları resimlerinden ve orada anlatılan hikayelerinden tanıyoruz.   Kayıplar adeta bir kıyım ve bu kıyım durdurulmaz ve yüzleşilmezse hepimizi yutabilir. Kimisi bir toplu mezarda üstüste, yanyana gömülüverilmiş. Kimisi yapayalnız tek bir yol inşaatının ağzında mezar taşı olmadan bir çukurun içine gömülüverilmiş...
Yanyana, üstüste gömülenler, bir çukurun içine tek başına bırakılanlar işkenceden geçmiş, paralanmış, etleri acıtılarak katledilmiş.  Ve buna rağmen yer yerinden oynamıyor.
7 Aralık 1941’de General Wilhelm Keitel’in emri ile başlatılan operasyon insanların devlet eli ile toplu olarak kaybedilmelerinin ilk örneği. Operasyonun ismi “gece ve sis”ti. Bu operasyon ile Naziler hem Avrupa’ya gözdağı veriyorlardı hem de fişizme karşı olan direnişi sindiriyorlardı.
Aynı operasyon 1960’larda Guatemala ve Brezilya’da, 1973 darbesinden sonra Şili’de, 1976 darbesinden sonra ise Arjantin’de yapıldı.
İşkence tarihinin belkide son noktası bir insanı kayıp etmektir. O insanı kayıp ederek yarattığı, oluşturduğu umut, direniş, emek her ne varsa yok etmek amaçlanır. Uğruna yaşadığı dünyanın kaydından düşürmek, yalnızlaştırmak istenir.  
Kayıp edilenin yakını ise bir bilinmezlik karşısında çaresiz bırakılır. Kaybolanlar bu dünyanın kaydından düşerken neler yaşadılar, işkencede neler hissettiler, o an ne düşündüler, sevdiklerine ne söylemek istediler ve neyi haykırdılar?
İşte bunların hiçbirini bilemeyeceğiz.
Tek bildiğimiz onlar isimleri ile, umutları ile, anıları ile oğulları-kızları ve yoldaşları tarafından hatırlanmak istediler.
Tek bildiğimiz onlar etlerini acıtan, onları yalnız ve mechul bir ölüme taşıyanlardan hesap sorulsun istediler.
Onları kaybedenler ise onlar kaybedilirken bir bilinmezlik içinde arkada kalan yakınları ve yoldaşları bu dünyadan vazgeçsin istediler.
Kayıp yakınları ne bu dünyadan vazgeçtiler ne de çocuklarını, yakınlarını unuttular. Onlar her hafta Galatasaray Meydanı’nda yakınlarının fotoğraflarını taşıdılar, isimlerini haykırdılar. Onlar her hafta faillerinin peşinde olduklarını söylediler, söylüyorlar.
Oğlunu-kızını kaybeden bir anneyi yerlerde sürükleyip çamurlara bulayan bir polis ne düşünür o anda?
‘Dicle’nin kenarında kaybolan bir kuzunun sorumluluğu da benim’ deyip hemen yanı başında yükselen Cumartesi Anneleri’nin seslerine kulaklarını tıkayan bir politikacı ne düşünür acaba.
Hepimiz biliyoruz ki fail devlet.  Peki neden arınmaz kirlerinden bu devlet?
Kaybetmenin tarihi deşilir, kökü kazınmaya çalışılır ve gizli-açık bağlantıları nedeniyle tüm devlet yapısı çöker mi?
Ucun kendilerine dokunacağını bildikleri için gözlerini-kulaklarını kapatıyorlar işte. Merhamet, vicdan, şefkat ve akıldan nasibini almış hangi insan kaybedilen karşısında gözlerini kapatır, kulaklarını tıkar ve sessiz kalır...
Demirel yıllar sonra Deniz’lerin idamı için “o günün koşullarında kaçınılmazdı” demişti. Yoksa onlar da Demirel gibi yıllar sonra “o günün koşullarında kaçınılmazdı” mı diyecekler.
Bir uluslararası kayıplar haftasında daha kayıp yakınları Galatasaray Meydanı‘nda olacaklar. Yine ellerinde kaybedilen çocuklarının, yakınlarının fotoğrafları ve onların üzerlerine konulan karanfiller olacak. Yine “Failler belli kayıplar nerede” diyecekler. Peki hükümette olanlar belli olan failleri yargı önüne çıkaracak mı, hesap soracak mı ve yüzleşecekler mi?
Peki hükümette olanlar kayıpları yakınlarına verecekler mi?
Almanya Nazi zulmü ile yüzleşti ve binlerce kaybın hesabı soruldu. Şili ve Arjantin binlerce kişiyi kaybeden darbe katliamcılarını mahkemelerde terlettiler. İşkenceci darbeciler ile hesaplaştılar ve yüzleştiler.
Türk hükümet yetkilileri ise körleri, sağırları oynuyorlar ve sessizler.
Bir cezasızlık durumu var ve failler ellerini kolarını sallayarak aramızda geziyorlar, kayıplar ise hala kayıp...  
Fehmi Tosun, Hasan Ocak, Cemil Kırbayır, Murat Yıldız, Rıdvan Karakoç, İsmail Bahçeci, Tolga Baykal Ceylan, Ferhat Tepe, Nurettin Yedigöl, Hüseyin Taşkaya, Hayrettin Eren ve binlerce kişinin yakını bir uluslararası kayıplar haftasında daha: “Kaybedenler yargılanıncaya, evrensel hukuka göre adalet yerini buluncaya, bir daha hiç kimse gözaltında kaybedilmeyinceye kadar sizi aramaktan asla ve asla vazgeçmeyeceğiz” diyecekler.   
Evet “Failler Belli, Kayıplar Nerede?”