Rauf Denktaş, Rumlar ulusal kurtuluş savaşı verirken, Britanya’nın savcısıydı. Görevi bağımsızlıkçıları tutuklamaktı. Sonra TC’nin „derin devlet“ denilen „yer altı“ teşkilatının Kıbrıs görevlisi oldu. TC’de işkenceyle nam salmış tekmil generallerin (mesela elimizde sırım gibi delikanlı varken makada neden cop sokalım diyen General Turgut Sunalp, Diyarbakır zindanlarının  unutulmaz baş komutanı General Kemal Yamak, mafyayla havlet halleri Türk basınına da yansıyan Hasan Kundakçı) emrinde çalışan, öteki deyimle ırkçı karanlıklar olan Ergenkonun adamıydı. Sonra, postundan kurtarıcı çıkarıp, işgaldeki 150 bin kişiye Cumhurbaşkanı yaptılar. O ve bütün adamları Kıbrıs’ın kuzeyini mafya, Ergenekon yatağına, kumarhaneler diyarına çevirdiler.
Ölürken, melek duvağına sardılar. Kurtarıcı kutsal adam kisvesinde, gömdüler. Bütün Türk büyükleri selama durarak…
Din, ticaret, tarikat çetesinin efendisi, cinayetler borazanı çete liderinin cennet yolunu gösteren peygamber yerine konduğu bir yerde, herkesin kutsalı kendine yakışandı.
Nitekim Başbakanları, İçişleri Bakanları da dün, İstanbul Belediyesi soygununun Akbil ve Bayraktarlar davasında, yan yana dikilen iki sanıktı. Savcıların kuyruklarına bağladığı teneke, onlar yürüdükçe „hırsız, soyguncu, kalpazan“ diye tıngırdıyor, Türk medyası ikiliyi bir arada „suç makinası“ diye tarif ediyordu.
 Onlar şimdi, „büyük Türk büyüğü“ sıfatıyla Türk adaletinin vicdanını yönlendiriyor.
Dün „suç makinası“ diyen medya, bugün ermiş muamelesiyle önlerinde secdeye geliyor, biat yarışlarında birbirini eziyor.
İçişleri Bakanı, işgal edilmiş, halkının onuru çiğnenerek kimliği, kişiliği, ülkesinin adı, dili, kültürü, baştan başa yaşama biçimi yasaklanmış Kürdistan’da insan avındaydı. Başbakan, toplu mezarlık olan Kürdistan dağlarında katliamdan dönen generallerini kutlayarak kutsiyor, tarikat çetesinin lideri, uzaklardan kutlama sesi vererek, cinayetler şenliğine dahil  oluyordu.
Diyarbakır’ın ortası kazıldıkça masum ve mazlum Kürtlerin kemikleri ışıldıyor, insanlık suçunu örtme taklaları atan kalpazanlar, dolandırıcı ve hırsızlar birbirine bakıp, „kim yaptı?“ diye soruyorlardı.
Oysa katil belliydi. Eski general Atilla Kıyat, iki yıl önce, „büyük Türk büyükleri yüksek kurulu“ olan Milli Güvenlik Kurulunu işaret etmiş, „karar oradan“ demiş, tetikçi cellat olarak kullanılan polis Ayhan Çarkın da, bu devlet sırrını teyit ve doğrulamıştı.
Milli Güvenlik Kurulu Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve generallerden oluşuyordu. Dönemin Başbakanı, sonra Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, manevi evladı olarak Başbakanlık sunduğu Tansu Çiller ve ötekiler, bugün birer emekli olarak, devletçe sunulan imkanlarla sultani bir hayat sürdürüyorlar. Onlara tek soru yok, ama beni kullanıp ruhumu kirlettiler diyerek devlet sırrını ifşa eden Ayhan Çarkın tutuklu.
Kedi ruhludur, bunlar. Kedi pisliğini kül, kül bulamadığı yerde toprak ve döküntülerle örter. Bunlarda gelenektir. İnsanlık suçlarını yalanla örterler…
Onun için, hiç utanmanız yok mu diye sormayacağım. Çünkü utançla yaşamak bir yaşama biçimi…
Onun için mafya çetesi, dağ eşkıyası benzeri karar alanlar ortada, görevlendirilen tetikçiler belliyken, birbirine bakıp, „Diyarbakır’daki toplu mezarları kim kazdı?“ diye birbirine sorabiliyorlar.
Halbuki emir verenler belli, emir alan cellatların toplanma, dağılma yeri, karargahı belli. Onlar devletten maaşlı memurdu. Devletin verdiği silahlar bellerine sokuluydu. Adam kaçırmada kullanılan araba devlet malı, işkencehane ve cinayet yeri devlete tapuluydu.
Ama devlet, sultani hayat yaşattığı emir verenleri de katilleri de bir türlü bulamıyor…
Bulamaz, çünkü Hrant Dink’in Avukatı Fethiye Çetin’in anlatımıyla dibacesi, temeli suç geleneğinde kedi gibi suçunu küllemek, suç işlerken yakalandığında bile, tıpkı tasarlanıp, planlanmış Uludere katliamında olduğu gibi „ben yapmadım, yapanları araştırıyorum“ deme yalanı vardır.
Hrant Dink, ailesi yok edilmiş Ermeni kızı Hatun’dan, Atatürk’ün manevi kızı ideal Türk kadını yaratma efsanesini yıktığı gün, Genelkurmay bildirisi, Türk ırkçılarının sokakları işgal eden gösterisiyle namlunun ucuna oturtulmuş, sonra insanlığın alçalması olan ırkçı teşkilatlanmayla tetiği çeken Ogün Samast’a erişebilen Türk askeri ile polisi birlikte hatıra fotoğrafı çekirme bahtiyarlığına erişmişti. İki gün önce açıklanan kararı da, şimdi AKP milletvekili olan İstanbul Valisi Muammer Güler, „işlem örgütlü değildir“ diye duyurmuş, Emniyet Müdürü C.Cerrah, „milliyetçi duyguların galeyanı“ eklemesi yapmıştı. Cinayetin izlerini sürüp, tarikat, ırkçı parti bağlantılarına ulaşan örgütlülüğü açığa vuran gazeteci Nedim Şener ise „hak ettiği akıbetle“ şimdi tutuklu.
O nedenle, utanmanın olmadığı bir yerde, katilleri aklayan karar yeni değil, ilk gün verilmişti…
 Kırlarda, şehirlerde kazmanın vurulduğu yerde Kürt kemiklerinin saçıldığı, Uludere katliamdan kurtulanların tutuklandığı, katliamın yerinde, haklı olduğunu göstermek için öldürülmüş Ferhat Encü’nün Kürt gösterilerine katıldığının medyaya servis edildiği düşük seviyeli zeka ürünü yalanlar labirenti…
„İleri demokrasimizle arşu alaya yükseliyoruz“ yalanıyla yandaşlarını bile inandıramayan, toplama kamplarına doldurulan Kürtler hakkında uydurdukları yalanlarla dünyayı güldüren, ölmüşlere mahkemeye celp kağıtları göndermekle büsbütün komikleşen, ölmüş Kürt liderin evine (Orhan Doğan) evine yakalama baskını düzenleyen, evini bastıkları Leyla Zana’ya orası „senin evin değil, eşyalarını başkaları koymuş„ diyen, parlamenter dokunulmazlığını hırsızlara, dolandırıcılara, kalpazanlara hak gören, fikrini söyleyeni tutuklayan…
Kürt ana, babadan doğmuş Kemal Burkay adındaki bir ihtiyarı, halkına ihanet etmiş Geronimo da değil nesli tükenmiş bir katır gibi oradan oraya sürükleyip, Kürt mücadelesi hakkında yalan söyletenler…
Ben size, „hiç utanmanız yok mu?“ desem, neye yarar sizde yok ki…
Yüzünüz, zaten „hedik“ suyu ile yıkanmış.