ZABEL MİRKAN
Deneyimlerim, çocukluğun içimizde benzer öyküler bıraktığını öğretti bana -sözcükleri bulmamıza yardım eden kimse olmadığından anlatmanın yolunu bulamadığımız öyküler. Fakat öykümüzü anlatmanın yolunu bulamadığımızda, öykümüz bizi anlatır -rüyalarımıza girerek, semptoma dönüşerek ya da nedenini bilmediğimiz şekilde davranmamıza neden olarak.” (sf. 22) Stephen Grosz bir psikanalist. Bugüne dek haftada dört ya da beş kez ellişer dakikalık sürelerle farklı kişilerle görüşmüş. Geçen 25 yıllık süre zarfında hastalarıyla 50 bin saatten fazla zaman geçirmiş ve bu çalışmalarının özünü “İncelenen Hayatlar” kitabında bir araya getirmiş. Öyküleştirerek anlattığı danışanlarının hikâyelerini, özel hayatlarını ihlal etmemek için isimlerini ve yaşlarını değiştirerek aktarmış ve nihayetinde ortaya esaslı bir çalışma çıkmış. Grosz’un derdi ise hikâyelerini anlatamadığı için sağa sola çarpan insanlara hikâyelerini anlatmada yardımcı olmak.
Her ayrılık bir bağlantıdır
Grosz’un hikâye anlatıcılığına soyunmadan etkilendiği başka bir hikâye var. Felsefeci Simone Weil, hapishanede bitişik hücrelerde kalan ve uzun zaman içinde duvara tık tık vurarak konuşmayı öğrenen iki mahkumdan bahseder ve “Onları ayıran duvar aynı zamanda iletişim kurma araçlarıdır” diye yazar. “Her ayrılık bir bağlantıdır.” Grosz da bu kitapta tam olarak o duvarı anlatıyor. Konuşma, anlama ve anlaşılma kadar birbirimizi dinlemeyi, yalnızca sözcükleri değil aradaki sessiz boşlukları da dinlemeyi kastederek…
Kim yaptı bunu?
Grosz’un danışanları arasında ilk hastalarından biri olan Peter adlı bir genç var. Peter Grosz’un kliğinin yakınındaki büyük bir psikiyatri hastanesinde tedavi görür. Grosz’la tanışmadan üç ay önce, Peter bir kilise dolabında saklanır, çok miktarda ilaç yutup bileklerini keserek intihar etmeye çalışır. Boynunu, göğsünü ve kollarını küçük bir bıçakla deşerek yaralar. Peter’ı bir temizlikçi bulur ve korkmasına rağmen onu kucağına yatırarak ambulansın gelmesini bekler. Ardından “Kim yaptı bunu?” diye sorar, “Söyle, kim yaptı bunu sana?”
Anlatılamayan hikayelerin...
İşyerinde sorunları olan yapı mühendisi Peter, gelecek kaygısı da güder ama bunların hiçbiri kendisine bu kadar vahşice saldırmasının nedenini açıklamaz Grosz’a göre. Grosz işe girişip Peter’ın kendisine bunu neden yaptığını anlamaya çalışır. Görüşmelerden kısa bir süre sonra Peter terapileri ciddiye almadığını gösterir ve Grosz tedaviyi bitirme kararı alır. Çok geçmeden Peter’ın sevgilisinden bir telefon gelir ve kadın, Peter’ın kendini öldürdüğünü söyler. Grosz bu ölümle son derece sarsılır. Altı ay sonra Grosz’un telesekreterine bir mesaj gelir, mesajı bırakan Peter’dır ve şöyle der: “Benim. Ölmedim. Acaba gelip sizinle konuşmam mümkün mü?” Nihayetinde, birkaç kez buluştuktan sonra seanslara devam etmeye karar verirler ve Grosz, Peter’la ilgili gizemi çözer. Peter ortadan kaybolup geri dönerek yaptığında olduğu gibi, başkalarını şaşırtmaya gereksinim duyuyordur. Başkalarını şiddetle üzmeye ve ani kararlar almaya meyillidir. Peter başkalarında yaratmak istediği travmayı aslında en çok kendinde yaratır, çünkü silahı en çok kendine doğrultur. Aslında anlatmadığı ya da anlatamadığı hikâyesinin tutsağı olur.
Varoluşumuzun kısa özeti
Peter’ın hikâyesi kitapta yer alan vakalardan yalnızca biri. Grosz kitap boyunca, büyük bir özen ve dikkatle 20-25 kadar vakayı aynı ciddiyetle aktarmış. Vakalardan çıkarılacak tek ders ise şu: Anlatamadığımız ya da anlatmaya değer görmediğimiz hikâyelerimiz aslında varoluşumuzun kısa bir özeti. Ve istesek de istemesek de bu hikâyeleri birilerine anlatmaya muhtacız. Aksi takdirde delirmemek işten bile değil…