“1970 sonlarında Hobsbawm’ın eserleri Brezilya’nın ilerici seçkinleri için zorunlu okuma haline gelmişti. Artık Paz e Terra gibi saygın ilerici basında da yer buluyordu ve bu sayede tercümelerin hemen artan kalitesi, ona daha geniş bir etki alanı sağladı. Bu etki 1960’ların ve 70’lerin Marksist tartışmalarını besleyen değişmekte olan bir siyasi bağlam nedeniyle de güçlendi.”
Emile CHABAL
Hobsbawm’ın Brezilya’daki başarısı da birçok açıdan Hindistan’a benzer bir yol izledi. Brezilya’da da şahsi bağlantılardan, akademik kayırmadan ve belirli bir ölçüde de talihinin yaver gitmesinden fayda gördü. Ama Brezilya’da çok daha büyük rol oynamış olan bir unsur vardı: yayıncılığın içinde döndüğü politikalar. Eserlerinin çoğunlukla İngilizce dolaşımda olduğu Hindistan’ın aksine, Hobsbawm’ın – ve diğer yabancı Marksistlerin – Latin Amerika’da herhangi bir yerde geniş okur kitlelerine ulaşabilmesi çeviriye bağlıydı.
Hobsbawm Latin Amerika kıtasını ilkin 1962’de, Rockefeller Vakfı sponsorluğundaki üç aylık bir araştırma gezisinde ziyaret etti. Seyahatleri için gösterdiği amaç, bölgede ‘toplumsal isyanların erken dönem biçimlerini çalışmak’ olsa da gerçekte parayı bir başkentten diğerine parlak akademisyenlerle buluşmalara gitmek için harcıyordu. Geri döndüğünde, Brezilya’nın gecekondu mahallelerindeki yoksulluk ve bossa nova müziğinin harikaları hakkında bazı gazete makaleleri yazdı ama belirgin bir bilimsel çalışmaya dair hiç eser vermedi.
Hobsbawn ve emekçilerin tarihinin yeniden yazımı
Hobsbawm’ın Brezilya’da ününü perçinleyen şey, iki kritik siyasi ve entelektüel tartışmaya dahil olması idi: ilki eşkıyalık ve asilerle, ikincisi ise yeni yeni şekillenmekte olan emek hareketi tarih yazımı ile ilişkiliydi. Hindistan’da olduğu gibi, Brezilyalı Marksistler arasında da 1960’larda Hobsbawm’ın eşkıyalık ve asiler üzerine çalışmalarına yoğun bir ilgi söz konusuydu. Hintli mevkidaşlarıyla aynı şekilde, Brezilyalı Marksistler de sınıf mücadelesinin ve (ön)devrimci aktörlerin yerli biçimlerini belirlemek istiyorlardı. Bu, Marksist tarihsel değişim modelini modern Avrupa ile pek alakası olmayan ekonomik ve toplumsal sistemleri kapsayacak şekilde esnetmeyi gerektiriyordu. Özel olarak ise, Brezilyalı Marksistler, köleler ve erken dönem koloniciler gibi marjinal gruplar içindeki direniş izleklerini araştırmaya başladılar.
Hobsbawm’ın çalışmaları doğrudan bu kaygılara konuşuyordu. Eşkıyalar ve asiler üzerine yazdıkları, farklı türde bir Marksist tarihin nasıl yazılabileceğini gösteriyordu. Bu potansiyeli ilk görenler arasında, PhD’lerini 1960’lar sonu ve 70’ler başı Avrupa üzerine tamamlamış olan Otávio Velho ve Moacir Palmeira vardı. Bu genç bilim insanları, Hobsbawm’ın görüşlerini kendi araştırmalarında geliştirmeyi amaçladılar. Başka şeylerin yanı sıra, kuzeydoğu Brezilya’nın cangaçeiro köylü eşkıyaları üzerine, eşkıyalığın ‘politik öncesi’ olup olmadığı tartışmalı sorusunu doğrudan ele alan biçimlendirici çalışmalar yayınladılar. Büyük kısmıyla Hobsbawm’ın yorumuna katılmıyorlardı ama onun çalışmalarıyla sürdürdükleri tartışma, İlkel Asiler ve Eşkıyalar’ın her antropoloji öğrencisi için zorunlu okuma haline gelmesine vesile oldu.
Tarih yazımı kurumlardan işçilerin kendisine kaydı
Antropolojideki canlı tartışmanın yanı sıra, Hobsbawm kendisini emek hareketi tarih yazımı etrafındaki kritik bir tartışmanın da merkezinde duldu. 1970’lere kadar, Brezilya’daki çoğu emek tarihi çalışması, ya eski aktivistlerin tanıklıkları üzerinden ya da sendikalar ve örgütlü emek etrafında dönen katı bir kurumsal çerçeve dahilinde yazılmıştı. Ama dönemin Marksist tartışmaları içinde demlenmiş yeni bir tarihçiler kuşağı için, bu sınırlı yaklaşım tatmin edici değildi. ‘Az gelişmiş’ bir Latin Amerika ekonomisinin özgünlüklerini kavramayı başaramıyordu ve Brezilya’daki birçoğu sendikalı olmayan koca bir ücretli işçiler denizini tamamen karşılamıyordu. Bu çok katmanlı tarihi yansıtabilmek için, Brezilyalı emek tarihçileri vurguyu kurumlardan işçilerin kendisine kaydırdılar. İşçilerin aktörlüğü üzerine yazmaya başladılar ve işçi tanımını kırsal plantasyon işçilerinden kölelere kadar herkesi kapsayacak şekilde genişlettiler.
Askeri yönetim döneminde Hobsbawn’ın ziyareti
Bir kez daha Hobsbawm zaruri bir referans noktası işlevi görmüştü. 1970’lerde giderek daha fazla üst düzey tarihçi, müstakbel mezun öğrencilerine onun emek tarihi üzerine makalelerini önermeye başladı. Bu metinler illa ki alandaki en güncel gelişmeleri temsil etmiyordu – bazıları orijinal olarak 1950’lerde yayınlanmıştı – ama bir dizi Portekizce tercüme üzerinden yeni bir soluk kazanmışlardı. Hobsbawm’ın ünü büyüdükçe, kurumsal varoluş olarak da fayda görmeye başladı. Kilit önemdeki bir moment, São Paulo eyaletindeki Campinas’ta yakın zamanda, 1975’te kurulmuş Unicamp üniversitesinde düzenlenen üst düzey bir tarih konferansına konuşmacı olarak davet edilmesi oldu. Bu etkinliğin hedefi Brezilya’nın, askeri diktatörlüğün yumruğunun gevşediği bir dönemde, bilimsel faaliyetler açısından bir çekim merkezi olma potansiyelini göstermekti. Son derece başarılı geçti. Hobsbawm, etkileyici bir akademik güç gösterisinde Arno Mayer, Juan Linz ve Guillermo O’Donnell gibi ünlü bilim insanlarıyla yan yanaydı. Konferans ulusal basında haber oldu – ve yorumcular bunun askeri yönetimin daha serbest bir aşamasının başlangıcı olup olmadığını sordular.
Entelektüel görüş ayrılıkları siyasal stratejiyi belirlemeye başladı
1970 sonlarında Hobsbawm’ın eserleri Brezilya’nın ilerici seçkinleri için zorunlu okuma haline gelmişti. Artık Paz e Terra gibi saygın ilerici basında da yer buluyordu ve bu sayede tercümelerin hemen artan kalitesi, ona daha geniş bir etki alanı sağladı. Bu etki 1960’ların ve 70’lerin Marksist tartışmalarını besleyen değişmekte olan bir siyasi bağlam nedeniyle de güçlendi. Partido dos Trabalhadores’in (PT) – İşçi Partisi – 1980’lerde ortaya çıkışı, yeni bir genç sol aktivistler kuşağının kendi fikirlerini siyaset sahnesine taşımasına imkân sunuyordu. Daha önce gizli yayınların sayfalarına ve karanlık seminer odalarına hapsolan entelektüel görüş ayrılıkları, artık siyasal stratejiyi belirlemeye başlıyordu. Bu stratejik kayma, Brezilyalı tarihçilerin ve sosyal bilimcilerin, Fransız sosyal düşüncesinin 1940’lardan beri süren hakimiyetine karşı bir dengeleyici olarak Amerikalı veya Britanyalı yazarlara başvurmasıyla yaşanan entelektüel kaymayla tamamlandı.
Portekizce yayınlanan kitapların etkisi
Böylesine elverişli koşullarda, Hobsbawm’ın etkili bir ses haline gelmesi neredeyse kaçınılmazdı. Böyle bir rol işgal eden tek yabancı bilim insanı değildi elbette – Thompson ve Michel Foucault gibi şahsiyetler Marksist bilim insanları arasında daha büyük bir etkiye sahipti – ama Hobsbawm’ın eserlerinin 1980’ler ve 90’lar boyunca süregiden bir etkisi olduğu da kuşkusuz. Dünya tarihine ilişkin büyük sentezi – şu an Portekizcede son derece ulaşılabilir – genç Marksistler için mükemmel tarihsel kaynaklar sunuyordu. Bir grup Fransız ve İtalyan tarihçi ile 1970’lerin sonunda çıkardığı çok ciltli Marksizm tarihi, Brezilya baskısı 12’den fazla cilde yayılmasına rağmen, her ilerici kitap koleksiyonunun temel unsuru haline geldi. Ve işçi sınıfı hareketleri üzerine yazıları, Marksist eğilimli bilim insanlarının Brezilya işçi sınıfı tarihini yeniden yazmasını sağladı.
Hindistan’da Hobsbawm’ın sanayi işçi sınıfının tarihine bağlı kalması engelleyici olurken, işçi önderliğindeki bir siyasi partinin – PT’nin – bir realite halini aldığı Brezilya’da sorun olmadı bu. Hobsbawm’ın ‘The Forward March of Labour Halted’ (1978) başlıklı seminerinde işçi sınıfının ölümünü ilan etmesi nedeniyle tam da Britanya solunun gazabına uğradığı momentte, Brezilya’daki emeğe dayalı bir işçi sınıfı siyasi organizasyonunun gücünü kutluyor oluşu ironikti. Ama bu çelişki küresel Marksist tartışmanın 1980’lerdeki bölünmüşlüğünü mükemmel biçimde yansıtıyordu. Bu iki farklı dünyayı bir arada idare edebilmesi için Hobsbawm’ın bölünmüş bir entelektüel kişiliğe sahip olması gerekiyordu.
1990’lar ve 2000’lerin başı, Hobsbawm’ın Brezilya’daki başarısının zirvesiydi. Hem merkezci başkan Fernando Henrique Cardoso’yu (1995’ten 2003’e kadar iktidardaydı) hem de eski sendikacı ve İşçi Partisi’nin efsane lideri halefi Luiz Inácio Lula da Silva’yı (Britanyalı tarihçiyi en büyük ilham kaynaklarından biri sayıyordu) şahsen tanıyordu. 2003’te, Rio de Janeiro eyaletinde yeniden başlatılan FLIP edebiyat festivalinde baş konuk olarak büyük bir ilgiyle karşılandı. Kitapları rafları doldurmaya devam etti. 2018 başındaki son sayımda, Aşırılıklar Çağı Brezilya’da 59. baskısını yapmıştı.
Kimlik siyasetinin gelişimi Hobsbawn’ı haksız çıkardı
Sömürge sonrası eleştirinin Brezilya’ya geç ulaşması ile, Hobsbawm’ın başarısı geçtiğimiz on yılda bir miktar etkisini yitirdi. Kitaplarından bölümler Brezilya ders kitaplarında hala görülmeye devam ediyor ama ülkenin kaygı verici radikal dinamiklerinin daha fazla bilincinde olan yeni bir sol aktivist ve bilim insanları kuşağı, onun işçici yaklaşımına kuşkuyla bakıyor. İşçi Partisi iktidarı kaybedip uzatmalı bir krize girmişken Hobsbawm’ın partiyle ilişkisi kendisine kaybettirmeye başladı. Dahası, kimlik siyasetine karşı beslediği içgüdüsel ve derin düşmanlık nedeniyle analizleri, bugün kimlik temelli toplumsal hareketlerin katlanarak büyüdüğü Brezilya ve ötesinde gündeme alakasız kalıyor. Hobsbawm 2010 başlarındaki en son yazı ve mülakatlarında Marx’ın ‘geri dönüşünü’ kutlamış olabilir ama geri dönen bu Marksizm’in onun olması gerektiğini düşündüğü Marksizm olup olmadığı konusunda çeşitli şüpheler var.
Hobsbawm’ın eserlerinin etkisi Hindistan ve Brezilya’da zayıflamaya başlamış olsa da geriye dönüp bakıldığında pişman olunacak hiçbir şey yok. O her bakımdan, birçok kurgu dışı yazarın yalnızca hayal edebileceği türde bir etkiye sahip oldu. Yine de ancak çok spesifik bir bağlamda böylesine geniş bir okur kitlesine ulaşabildiğini hatırlamak önemli. 1960’lar başından 80’ler sonuna kadar olan dönemde, komünist olmayan ülkelerdeki Marksistler giderek artan şekilde kapitalizmin geçmişi ve geleceği ve en devrimci değişimi getirmeyi vaat eden adaylar üzerine yapılmakta olan ulusötesi tartışmaya katılabildiler. Hobsbawm bu tartışmalarda başroldeydi ve arada bir gündemi de belirledi.
Bu başarı yalnızca fikirlerle alakalı değil. Kartlar da Hobsbawm’ın lehineydi. Küresel tartışmalara katkıda bulunabilme imkânı, küçük bir grup savaş sonrası Britanyalı ve Fransız Marksist’in orantısız etkisinin ve Avrupa düşüncesine Latin Amerika’da ve sömürge sonrası Güney Asya’da atfedilen prestijin doğrudan bir sonucuydu. Bu ideolojik konfigürasyon – ki Batılı olmayan entelektüeller Marksist düşünceyi merkezsizleştirmeye çalıştıkça 1980’lerden itibaren dağılmaya başlamıştı – yerel tartışmalara nüfuz edebilmesini çok kolaylaştırmıştı.
Hobsbawm’ın yayıncılık sektörüne hâkim politikalardan nasıl faydalanacağını bilmesi de kendisine yaradı elbet. Hobsbawm’ın kitaplarının Hindistan’da ucuz Penguin baskıları üzerinden ulaşılabilir olması ve Brezilya’da kitapların doğru düzgün tercüme edilmesi bu başarının garantörlerindendi. Yine de, bu kitapların içeriği de önemliydi ve Hobsbawm, 1960’larda ve 70’lerde Hindistan’da ve 80’lerde ve 90’larda Brezilya’da Marksist fikirlere yönelik sayısız ilgi dalgasına hitap etti. Ama aynı konuda yazan ve aynı tartışmalara katkıda bulunan daha birçok başka yazar da vardı. Aradaki fark, onların çalışmalarının o kadar kolayca erişilebilir olmamasıydı. Nihayetinde Hobsbawm’a ün kazandıran, sayfaları kıvrılmış kitaplar ve rengi solmuş fotokopilerdi. Paradoksal biçimde, küresel Marksist tahayyüle kritik katkılarının çoğu, kapitalist kitap pazarından ustalıkla faydalanmasının sonucuydu.
Kaynak: aeon.co
Çeviri: Serap Şen