
18 yaşında bir genç olan İdare İbrahim Çemişgezek’e gider. Pazar yerinde bir horozun dolaştığını görür, aniden üzerine atlayıp yakalar ve kaçar. Kasabanın gençleri peşine düşer ama yakalayamazlar.
Hasta olan kasabanın miri ölüm döşeğindedir. Mirin oğlu babasının yanına gider. “Baba, İdare lakaplı bir genç geldi, pazarda bir horoz çalıp kaçtı. Biz gençler peşine düştük, Uskeğ’e kadar ardından gittik ama yakalayamadık” der. Mir, “Horozu vermeseydiniz iyi olurdu. Horozun peşini bırakmayın” diye cevap verir. Oğlu, “Ne olacak baba, altı üstü bir horoz” diye söylenir. Mir, “Öyle deme oğlum, horozun peşine düşün” diye üsteler.
Bu olayın üzerinden on ya da on beş gün geçince İdare yine kasabaya gelir. Kasabanın davarını önüne katıp götürür. Mirin oğlu yine babasının yanına gider. İdare’nin bir kez daha kasabaya geldiğini, kasabanın davarını alıp götürdüğünü belirtir. Mir, “Horoz, horoz… Siz ona horozu vermeyecektiniz” diye hayıflanır.
Aradan epey zaman geçer. Kasabaya gelen İdare bu sefer evleri talan eder. Üstelik on iki kişiyi vurup öldürür. Oğlu yeniden mirin yanına giderek, “Baba, İdare gelip bu kez evleri talan etti. Arkasına düştük, bizden on iki kişi vurulup öldü” diye haber verir. Mir aynı sözleri tekrarlar: “Horoz, horoz… Siz o horozu vermeyecektiniz!”
Oğlu, “Baba, davar gitti, evler boşaltıldı, insanlar öldü, sen hala horoz diyorsun” diye sitem eder. Mirin cevabı son derece ilginçtir: “Oğlum, siz horozu vermeseydiniz bu olaylar olmazdı. Siz o zaman ulaşıp horozu elinden alsaydınız, İdare bir daha gelmez, kasabayı talan etmezdi. Bundan sonra kim İdare’yi tutabilir?”
Bu hikaye bize bir toplumun kendi değerlerine nasıl sahip çıkması gerektiğini anlatır. Kendi varoluş gerçeğine bağlı bir toplum ‘horoz’ kadar önemsiz görünen bir değerini bile cansiperane korumasını bilir. ‘Horoz’una sahip çıkamayan bir toplum sadece hırsızı cesaretlendirir. En basit değer kaybı bile toplum için bir anlamda mevzi kaybetmedir. Toplumun kaybı hırsızın kazancıdır, kaybedilen mevzi artık hırsızın eline geçmiştir. Hırsız bu mevziye yerleşip toplumun öteki değerlerine göz diker ve hepsini gasp etmeye çalışır. Böylece toplumun başlangıçta gösterdiği bir zaaf giderek büyür ve hırsızın en büyük silahına dönüşür.
Kabileler arasında tanık olduğumuz kan davasının kaynağında büyük ihtimalle kabilenin kendi değerlerine sahip çıkma anlayışı vardır. Bir kabile bir diğer kabilenin saldırısında bir üyesini kaybettiğinde bedelini misliyle ödetme çabası içine girer. Bunun nedeni sadece ilkel bir intikam hırsı ve kan dökme tutkusu olamaz. Bu yaklaşımın geçerli temel nedeni saldırganı yeni cinayetler işleme tutumundan vazgeçirmektir. Askeri dilde bunun adı misillemedir ve misillemenin temel amacı da özünde caydırıcılıktır. Düşmanınızın ya da size zarar vermek isteyen gücün saldırıları karşısında sessiz kalırsanız, yeni saldırılara davetiye çıkarır ve tüm değerlerinizi kaybetmenin kapısını aralarsınız.
Hikayemizin geçtiği yere, yani Dêrsim’e dönelim. Dêrsim ve hırsız ikilemi söz konusu olduğunda, hırsızın kim olduğu herkesin malûmudur. Hırsız bir dönemin Osmanlıları ve Cumhuriyet döneminin tüm hükümetleridir. En mahir hırsız ise CHP’dir. Dêrsim’de tarihin en vahşi soykırımlarından birini düzenleyen iktidar CHP iktidarı oldu. Bu partinin iktidarı altında topraklarımız işgal edildi, her şeyimize el konuldu. Bu işgal harekatı ruhumuza ve yüreklerimize kadar uzandı. Dilimizi, kimliğimizi ve kültürümüzü bile bizden çaldı. Bazıları seyirci kaldığından, hırsıza karşı direnen aşiretlerimiz en ağır kıyıma uğradı. Ölenler onurlarıyla öldüler. Sağ kalanlar korkudan unutmayı tercih etti. Parçalanmışlığımız hırsızı müthiş cesaretlendirdi ve bizleri kendisi için “şıwanê gawon u malî” durumuna düşürdü.
Tevrat’ta Peygamber İşa’ya, işgal altındaki Kudüs’ü çok ağır sözlerle yargılar: “Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki, hakla dolu idi! Onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. Gümüşün cüruf oldu, şarabına su katılmış. Reisleri asi, hırsız da ortakları; her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde gidiyor; öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların önlerine gelmiyor.” Bu sözleri rahatlıkla kendi gerçeğimize uyarlayabiliriz. Eski Dêrsim’de hak ve adalet vardı, şimdiki Dêrsim’de ise ona kıyanların hükmü sürüyor. Rant peşinde koşanlardan geçilmiyor ve bunlar hırsızla ortaklık yapıyor. Onların gündeminde kimlik ve özgürlük diye bir dava bulunmuyor.
Kendi değerlerine yöneltilmiş saldırılar karşısında tepkisiz kalmak bir toplum için oldukça alçaltıcı bir durumdur. Bundan daha alçaltıcı ve yüz kızartıcı olanı ise saldırganın kuyruğuna takılmak ve onu bir kurtarıcı gibi karşılamaktır. Böyle bir toplum tüm kutsallarını çamura bulandırmış bir toplumdur ve her türlü aşağılanmayı hak etmiş sayılır. Dünyanın neresine giderseniz gidin, bu yargı asla değişmeyecektir. En ilkel canlı bile yaşama hakkını savunur, kendisi kalmak için sonuna kadar direnir. Aslında Dêrsim de böyle davrandı. Sayısız Dêrsimli genç toplumun değerlerini savunmak için mücadele edip can verdi, şahadet şerbetini içti. Dêrsim insanı kadirşinas olmayı bilmeli, kendi şehitlerine sahip çıkmalı ve değerlerimizi peşkeş çekenlerin değil onlara sahip çıkanların yolunda yürümelidir.
Bu noktada sol adına hareket eden ve devrimcilik gibi kutsal bir kimliğe sahip çıkan güçlere önemli bir görev düşüyor. Bu da hırsıza ve ortaklarına karşı birlikte hareket etmek ve ortak bir cephe oluşturmaktır. Yerel yönetim seçimlerine bir ay gibi kısa bir zaman kaldı. Parçalı duruşumuzla geçmişi tekrarlamamalı, seçimlerde hırsız ve ortaklarının galebe çalmasına izin vermemeliyiz. CHP başta olmak üzere sistem partilerini burada sandığa gömmeyi mutlaka başarmalıyız. Farklılıklarımızı bizi ayıran değil birleşmemizi gerektiren gerçeklikler olarak görmeliyiz. Demokrasi de bir çokluk rejimi değil midir zaten?
Dêrsim hırsız ve ortaklarının değil Dêrsimlilerindir!