Fethullah Gülen ile Erbakan, "aynı kitleden" beslenen, ama birbirinden hazmetmeyen, "götürme"de, ele geçirdiklerini yeme ve içmede yolları hiç kesişmeyen bir ikiliydi.
Erbakan güçten, çaptan düşünce "tapulu malı" olan taban ve teşkilatlarını ele geçirip üstüne oturan Erdoğan, zirveye giden yolda, Erbakan’ın bütün düşmanlarıyla işbirliği halindeydi. Onun "Farmason" dediği liberaller, Fethullah ve hatta eski solcularla bile…
Ortadoğu’da, İslamcı terör kazanlarının kaynadığı dönemdi. Batı, onlara karşı koltuk değneği, "dayanak" yapacak "medeni yüz"ler arıyordu.
"Külhaneden gelme İslam entelektüeli" Fethullah Gülen, tam anlamıyla istenilen takozdu. Batının nabzına uygun olarak "Ilımlı İslam" diyordu. "Medeniyetler ittifakından" söz edip Papa’yı ziyaret ediyordu. Erbakan gibi "çifte telli" havalarında göbek atarken bile, "Siyonizme ölüm" naralarıyla İsrail’e dil sallamıyordu.
Erdoğan, Erbakan’ın mülküne el uzatırken Gülen, Batı desteği için aranan "medeni maske" idi.
Nitekim öyle de oldu. Erdoğan, Gülen’in ilişkiler ağında etkin, yetkin yüzler tanıdı. Gülen’in döşediği "pepırık" taşlarından geçerek, diyaloglar kurdu. İspanya ile "Medeniyetler ittifakı"na girdi. Avrupa’dan, "aferin Recep" takdiri, Amerika’dan "İslam dünyasında örnek demokrasi" övgüsü, Yahudilerden de takdirname aldı.
Bu sayede iktidar olup yerini sağlamlaştırdı.
Ama Tükçede, rakıyı kokladıktan sonra naralar savuranlar için kullanılan, "rakı bardaktaki gibi durmuyor ki" sözü Faşizm için de geçereliydi. Her ırkçı, sonunda özüne dönüyor, ilk fırsatta birlikte yola çıktıklarını boğazlıyor, bu sayede "tek adam" kalıyorlardı.
Hitler, SA şefini kafasına kurşun sıkmaya mecbur etmişti. Mussolini ilklerden kimseyi yanında tutmamış, Saddam Hüseyin, ilk hamlede elinden tutan El Bekr’ın yerine kurulmuştu.
Erdoğan, Batı’nın desteği ile Kemalist orduyu "emir eri" haline getirip, adliyeyi emir kuluna dönüştürdükten, medyayı da komuta zincirine bağladıktan sonra, bir saat önce öptüğü ellere tek tek tükürmeye başladı.
Artık onlara ihtiyacı yoktu. Gülen ise verdiğinden fazlasını isteyen bir düşmandı. Düşman üstüne sefere çıkma vaktiydi...
Gülen savaşın ilk etabında direndi. Hırsızlar oligarşisini ses ve görüntülerle orta yere saçtı. Ama, Türk adaleti ve polis gücü Erdoğan’ın avucundaydı. Mahkemeye bile çıkarılmadan, hırsızlar suçsuz, hırsızı yakalayanlar suçlu ilan edildi. İnsan avı başladı. Fethullah Gülen, artık taşlanan, adamlarından firari, kimileri de mahpustu.
Öte yandan, utanma duygusu çatlamıştı. Hırsız baskın güçtü. Türk halkı, çoğunluk olarak onun yanındaydı. "Çalıyorsa benim paramı çalıyor, sana ne lan" naralarının yankısı göğe uzuyordu.
Erdoğan, düşmanlarını saf dışı etmişti. Yüksek mahkeme başkanlarıyla çay, seçim kurulu başkanıyla da zeytin toplama şenliğindeydi.
Kürtler için, yeniden toplu ölüm zamanı, şehirler yere düşen hayatlara mezarlıktı. IŞİD (DAİŞ) tipi İslam Kürdistan’da hayat biçiyor, dehşetin üstüne, komşu ülkelerde fethedilecek toprak arayan Erdoğan’ın "tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan" naraları dökülüyordu.
NATO üyeliği unutulmuş, Batı bütün olarak nişangaha oturtulmuştu. NATO, IŞİD söylemiyle "gavur-küfar" ya da "haçlı" birliği idi.
TC, Irak ve Suriye’de, NATO ile ilan edilmemiş savaştaydı.
Dünün, "sıkı dostları" Batı, tımarhane kaçkınının salvolarına uğramış gibi şaşkındı. Batı medyası, "şekilde görüldüğü gibi" dercesine fotoğrafları kanıt yaparak, TC ile İslami terörün işbirliğini işliyordu.
Ama yayınların yararı yoktu. Maske yırtılmış, altından gerçek sırıtmaya başlamıştı. TC’de artık, "Türk tipi demokrasi" adıyla diktatörlüktü.
16 Nisan günü yapılan anayasa referandumu, tam anlamıyla Türk tipi kanunsuzlar, öteki anlatımla hırsızlar demokrasisi şenliğiydi.
Kürdistan’da, oy kullanımı herkese açık, gözler önünde, ama sayımı gücün adamları arasında ve gizliydi. Toplam seçmenin üçte biri sandığa yanaştırılmamıştı. Hırsızlar, onların yerine gerekeni yapmış, sonuç ise Kürtlerin, Türk ırkçılığına bağlılık ve desteği olarak açıklanmıştı.
TC genelinde 960 sandıkta, hiç muhalif oy çıkmamıştı. 2 bin 397 sandıkta ise seçmen sayısından fazla oy çıkmış, ayrıca 2,5 milyon tane hırsızlık (mühürsüz) oy kullanılmıştı.
Küçücük bir Afrika ülkesinde, daha geçenlerde seçim gasbı yaşanınca ayağa kalkıp ordularını harekete geçiren, 1964’de NATO üyesi Yunanistan’da, 1971 ve 1980’de TC’de demokrasi sakatlandı diye darbe yaptıranlar, Kaddafi’yi kazığa oturtan, Esad’ın ülkesini viraneye çevirenlerin, hırsızlar demokrasisi şenliğine tepkisi "ayıp oldu" demekle sınırlıydı.
Kürdistan’ın yarısı mezarlık, gerisi hapishane, ülke baştan başa aydınlar zindanı ama TC hala batının NATO ve "terörle mücadele ortağı"ydı.
Ah, vicdanınızı seveyim ben sizin!..