
Tuğçe Yılmaz / İstanbul
Alfred Hitchcock filmleri daha çok anne-babamızın bildiği ve onların büyük ilgiyle izlediği filmlerdi. Oradaydı ve bize uzaktı. Bir kere çekimleri bile çok eskiydi, karakterlerin performansları çok abartılıydı; bir insan bu kadar farklı karaktere bürünebilir miydi, of kuşlar neden birden her yeri neden istila etsindi, bir uçak o kadar alçak uçabilir miydi?
Evet. Hepsinin cevabı üstelik.
Hitchcock hayatımıza sonradan, hatta belki üniversite yıllarımızda girdi. Kendi deneyimimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, ertelemekte haksızlık ettiğiniz bir yönetmen ve Pshyco’su, Vertigo’su, North by Northwest’i, The Birds’ü ve nicesiyle sizi bekliyor orada.
Defalarca Oscar’a aday gösterilen ama ödülü alamayan; ama Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne layık görülen Hitchcock’un sineması ise her şeyden önce sabır istiyor. Başlangıçta anlaşılmaz veya komik gelen filmler her yönüyle kalitesiz bir tiyatro oyunu izliyormuşsunuz hissi verirken sabrettiğinizde birer başyapıta dönüşüyor.
Hitchcock’u öncü kılan ve diğer yönetmenlerden ayıran ise aslında örtülü olanı açığa çıkarması. Psikanalizle arasındaki mesafeyi asla açmayan yönetmenin becerisi, süperego, ego ve id-kötülüğünü ayrı ayrı gözümüze sokması. Filmlerinde sürekli alter-ego, süper-ego çatışması işleyen yönetmenin en sevdiği yöntemlerden biri ise kuyunun dibindekini çıkarmak ve sizi onunla başbaşa bırakmak.

Örneğin Vertigo filmini ele alalım...
Film öylece devam edebilir ve bu, sevgilisini kaybetmiş bir adamın imkânsız aşk hikayesi olarak kalabilirdi; ancak Hitchcock filmi olduğu için film böyle bir sonla bitmedi. İzlediğimiz o tutkulu hikâye birden yere çakıldı ve ölen kadının aslında Scott’ın aşık olduğu kadın olmadığını, hepsinin bir düzenbazlıktan ibaret olduğunu ve ana karakter sandığımızın aslında sadece puzzle’ın parçalarından biri olduğunu gördük.
Freudyen bilinçdışı ve Psycho
Vertigo kadar adından söz ettiren ve sevilen bir başka Hitchcock filmi ise Psycho’dur. Zizek’e göre bu film, yönetmenin sanatının zirvelerindendir. Filmde sürekli gözümüzün önünde olan ev, Zizek’e göre Freudyen bilinçdışı gibi yapılanmıştır. Evin orta katında ana karakterimiz sıradan bir insan gibi davranır. Kendiyle kaldığı ve zaman zaman da kendini kontrol edebildiği kattır burası; yani aslında evin orta katı, Norman’ın ego’sudur. Evin üst katı sürekli annesi ile tartıştığı kattır ve bu katta annenin dediği olur. Annenin kurallarının, yasalarının geçerli olduğu bu kat ise toplumu, toplumsal yapıyı iliklerimize kadar hissettiğimiz kattır; yani süper-ego’dur. Ve Norman’ın annesini korumak için götürdüğü bodrum katı, aynı zamanda karşılaşılan kötü şeylerin de olduğu kat; sınırlarımızı zorladığımız ya da aslında olduğumuz gibi davrandığımız kat; yani id.
Sinemada Oedipus kompleksini ya da şizofreniyi işleyen sadece Alfred Hitchcock değil tabii; ama bu denli ustalıkla işleyen sınırlı sayıda yönetmen var. Hatta sonra gelenler de onun paltosundan çıktı belki. Tekrar tekrar izlenecek filmler üreten ve her izlenişte de filmlerinde farklı detaylar bulunan bir sinema dehası Hitchcock.
Sinemasına, ustalığına saygıyla...
Kısa künye
Alfred Joseph Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da İngiltere’nin başkenti Londra’da doğdu. Mühendislik eğitimi gördü ama sonra sinemaya merak saldı. Sinema yolculuğuna sessiz filmlere ara yazılar yazmak, sanat dekoratörlüğü, yönetmen yardımcılığı ve senaryo yazarlığıyla başladı.
Yönetmenlik kariyeri boyunca ise Hitchcock, özellikle gerilim filmleriyle tanındı. Bunlar arasında Psycho (Sapık), North by Northwest (Gizli Teşkilat), Vertigo (Ölüm Korkusu), Rear Window (Arka Pencere) ve The Birds (Kuşlar) gibi birçok filmi, sinema tarihinin en önemli klasikleri arasına girdi. 70’e yakın filminde kullandığı teknik ve imgeler ile Hitchcock, felsefe ve edebiyat dünyasının da her zaman çok tartıştığı bir isim olmuştur.
Truffaut: Fiziksel etki yarattı
Ünlü yönetmen François Truffaut, Hitchcock sinemasını şu cümleyle özetler: “Hitchcock, izleyici üstünde fiziksel etki oluşturan bir sinema gerçekleştirmiştir. Bu tür bir başarı, tüm yaratıcı kişilerin ulaşmak istediği bir noktadır.”
Hitchcock, filmlerinin çoğunda bizzat görünmesiyle de dikkat çeken bir yönetmendir. Öyle ki hayranları, her filminde onun ortaya çıkacağı sahneyi merakla gözler. Bunun gerekçesini ise yönetmen, biraz da alaya alarak, şöyle açıklamıştır: “Perdede görünmem tamamen yaratıcılık zihniyetiyle yapılmıştı, perdeyi doldurmak zorundaydık. Sonradan bir batıl itikada, hatta bir ‘gag’a dönüştü. Ama artık oldukça sıkıntılı bir ‘gag’a dönüştü, ben de ilk beş dakikada görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat rahat izleyebilsin diye.”
Yönetmen, 29 Nisan 1980’de yaşamını yitirdi; ama filmleri, hala sinema tarihinin en çok izlenen filmleri olarak yaşamayı sürdürüyor.