Dilin kemiği, kıkırdağı, sertleşmiş damarı yok, Recebim; engel yok, atmak serbesttir!..

Ağzın içinde döndür dilini. Hoplatarak, amuda kaldırıp, takla attır, Recebim. Kaydır, kaydırmaca ile havaya yeller üfür. Sonra, üfürük rüzgarıyla savrulan nimetleri topla, Recebim!..
Bu coğrafya böyledir, Recebim. En çok atan kazanıyor. Çünkü, en çok ama üstüruplu atan, ahlakilik yarışının birincisi, en çok kazananıdır.
Yalan söylemek, önüne çıkanı kandırmak, dolandırmanın doruklarında bağdaş kurmak, cinayetler, kırımları yalanla örtmek, hırsızlıkları dillendirene ceza biçmek ahlakidir. Kadın topuğu, saç telinin görünmesi ahlaksızlıktır, Recebim…
Kadın anne, bacı, evlat ama aynı zamanda günah ağacıdır, insanlığını sevdiğim Recebim…
Meydanlar senin, caddeler emrinde, Recebim. Kalabalıklar, meleme yetisini kaybetmiş kuzuların sessizliğiyle seni bekliyor. Esip, gürleyerek, yer yüzünün bir garip, gariban insanlarının toplandığı coğrafyanın nimetlerini şavurla Recebim!..
Bu coğrafyada, azgın bir salgın rüzgarlanıyor: Bellek, yani hafıza buharlaşması salgındır, bu. İnsanların, hafızası, hatırlama melekeleri (yeti) anında siliniyor. Bu salgın, dünü de değil, yaşanan anı unuttuyor insanlara. O an yüreklerinde büyüyerek dönenen sızıyı, gözlerinin önündeki dehşeti, ağızdan çıkmış, yankısı henüz kulakta olan sözü…
 Ve Allahtan, bu coğrafyada, düşman bilinen, canını almak üzere üstüne hamle edilen rakiplere kin unutulmuyordu. Mesela, Türk Başbakanı Suriye diktatörü Esad’a hamle ederken, aslında kendi rejimini yıkıyor, tertemiz edip yağlıyor, bulunmaz Hint ipeklisi olarak bizlere sunuyordu.
Türk Başbakanı, ardı ardına iki bombayla yaralanan, resmiyete göre 51, gayrı resmi rakamlara göre ise toprağa, 81 ölü veren Reyhanlı’da, Esad’ın zalim bir diktatör olduğunu haykırıyor, kızgınlığını “katil” diye ifade ediyor, sonra “Allahın izniyle” yakında gideceğini müjdeliyordu.
Çünkü Esad, “bize demokrasi lazım” diyenleri silahla korkutmuş, korkutulanlardan ölenler olmuştu. Aynı Esad, silahlanıp sarayına roket atan, şehirler ele geçirip mevzilenen Müslüman Kardeşlere öldürücü silahlarla cevap vermiş, kimyasal bomba bile kullanmış binlerce kişiyi öldürmüştü.
İnsanlık adına, ne kadar güzel!..
Vicdanları taçlandıran bir insanlık örneği karşısında sevinçten hüzünlenip, göz yaşı dökmemek, dinmeyen alkışa durmamak mümkün mü? Değildir elbette…
İşte bu kertede, insanın elinde olmadan, “Recebim Recebim, boz eşeğin süvarisi anlı, şanlı, atmasyonları kirli Recebim” diye mırıldanması tutuyor…
Çünkü, Kürtlerle aynı pınarın suyundan içen, havasını ciğerine çekip geri veren, aynı tarlada yetişen buğdayın ekmeğini yiyen kalabalıklar ve en acısı Türk Başbakanı hafıza kaybı, yani unutkanlık salgınına tutulmuşa benziyor. Suriye için acılar çekip, hüzün göz yaşları dökenler, sıra Kürtlere gelince, aniden kör, sağır, dilsiz, dahası insanlık vicdanlarının bütün damarları kesik kalıyor, hiç bir şeyi hatırlamıyorlar…
Esad sülalesinin yaptıklarının dökümü Türk kamuoyu vicdanında yara, Başbakanın dilinde hüzün, fakat Kürtlerin Şırnak, ardından Lice şehrinin ağır makinalı tüfekler, top atışları, roketlerle vurularak harabeye çevrilmesini, buralarda katledilen insanları kimse hatırlamıyor.
Başbakan çok ahlaklı bir müslüman ama o da hiç sözünü etmiyor. Elbette üç, beş kişilik yok edicilik de, bir arada yüzlerce, binlercesi de katliamdır.
Türk Başbakanı Suriye’deki bütün katliamları net olarak hatırlıyor, hatta çocuklar diyerek, yufka yüreklilikle hüngürdüyor, fakat Kürtlerin canını yakan katliamları her nedense hatırlamıyor, hafızasının bu konudaki gözenekleri tıkalı kalıyordu.
Mesela Roboskî katliamı daha taze. Üstelik Suriye’de ölenler, Türk devletinin ellerine verdikleriyle silahlı, ama Roboskî’de katledilenlerin hiç biri silahlı da değildi.
Hopla, nimetleri topla Recebim şarkıları dünyasında, işler böyle…
Türk Başbakanı Suriyeli mültecilerin haline bakıp acı çekiyor, fakat canını kurtarmak üzere, başında bulunduğu “demokratik” rejimden kaçıp, dünyanın dört bir yanına dağılmış Kürtler, ülkelerine uzaktan bakıp, iç çekiyorlardı. Çünkü, hapse girmek ya da başka türlü belalara katlanmak şartıyla, girişleri serbestti.
Recepleşmiş hafıza, mülteci Kürtleri sadece hapsedilmek üzere hatırlaya dursun, içeride kalanlardan 10 bin tanesi, rehine niyetine içerideydi. Kimilerinin suçu Kürtçe ıslık çalmaktı. Bazıları sokakta ağzı açık, devletin fotoğrafçısına takılmış, böylece Kürtçe slogan bağırıyor kabul edilmişti.
 Suriye’de insanlar giydiklerinin rengi, deseni, biçimi nedeniyle tutuklanmıyor, ama hafızası Recepleşmiş Türk rejiminde, Kürt kıyafetiyle (puşi dedikleri) sokağa çıkmaktan tutuklananlar vardı.  
Hoplama, zıplama, atmasyon üzere düm düz giderek nimetleri topla Recebim ülkesinde, insanlar “baş efendiyi” övmeme suçu işleyip sokağa çıkınca, Kürt şehirleri yerden ve havadan gazlanıyordu. Recepsel hafıza bunu da kaydetmiyor, ama “Suriye’de sokak gösterileri de yasak” denilerek yas tutuluyor, Kürt sesindeki X, W, Q harfleri suçlu ilan ediliyordu.
Hoplama, zıplama işleri kolay da Kürtler de uyandı. Her atışa bakıp, “benim halim nicedir” veya “bana reva görülen nedir” diye düşündükçe, Recebim teranesi dibe düşüyor, çamura batıyor…