
Kürdistan dağlarında laptop bilgisayarımın ekranındaki Vîyan’ın o kelebek duruşlu fotoğrafına bakıyorum. Yanımdaki gerilla “Ya pardon” diyor. “O ekranı biraz bu tarafa çevirir misin? Mazur gör. O fotoğrafı görüp bir göz atmasam büyük bir günah işlemiş gibi hissederim kendimi. İşini bölüyorum. Çok çalıştın zaten” diyor. Mahçup, muzip ve ironik bir gülümsemeyle.
Sonra ekranı biraz ona çeviriyorum. Her zamanki gibi bir türlü yakalayamadığım bir hızla değişiyor yüzü. Hüzün kesiliyor. “Bu fotoğrafı biliyor musun?” diyor. “Biliyorum” diyorum. “Ne güzel çekilmiş değil mi? Bir güzelliği bu kadar güzel çekmek için bir o kadar güzel göz ve yürek gerekir. Ekrandaki de, onu çeken kameranın arkasındaki de birbirinden güzeldi.” “Tanıyor muydun?” diyorum. “İkisini de” diyor. “Armanc ile beraber kaldınız mı?” diye soruyorum. Hüzne bulanmış bir tebessümle, “Bizim Armando’yla mı?” Tebessüm ve hüzün benim de yüzüme yerleşiyor. Sohbete istekli olduğumu anlıyor ve başlıyor anlatmaya: “En son Haftanin’de görüşmüştük. Gidiyordu. Daha önceki yarım kalmış sohbetlere son noktaları koymak istercesine uzun uzun konuşuyordu herkesle. Ne keyifti ama. O sevinçliydi kelebek uçuşlarında. Biz, ürkek ve hüzünlüydük. O, bu dağlarda en yenisinden en eskisine, en gencinden en yaşlısına herkesin Armando’su olmayı başarmış güzel bir insandı. Güzel deyince bizimkilerin hepsi güzel ama bu güzelliklerine daha bir renk katan, daha bir ses katan güzelleri var ki, bizi en çok zenginleştiren onlar oluyor. Bizim Armando adeta bir renkler deryasıydı.
Herkese takılırdı. Her işte mutlaka bir marifeti vardı. En güzelimiz olma koşuşturmacasında adımlıyordu dağları. Hangi işe el atsa, bir güzellik çıkıyordu ortaya. Neler yapmıyordu ki! Çok güzel fotoğraflar çekerdi. Bizim Halil’in bile en güvendiği ve onayladığı fotoğrafçıydı. Halil bazen takılırdı ona; ‘Bu Armando’da iş var ama bir türlü yatırmadı kendini bu işe.’ O da geri kalmaz, ‘Benim gibi birisinin ne işi var kamera arkasında? Sen çek. Ben önünde dururum kameranın’ diyerek takılırdı Halil’e…
Top oynamayı severdi. Herkesi oyuna katmanın bir yolunu bulurdu mutlaka. Dün gelmiş bir yeni savaşçıyla ellisindeki bir gerillayı aynı sahaya sürer, kendisi de ‘kaptan benim’ diye fırlardı. İnşaat ustasıydı. Onun yaptığı mangalar ve güzel şöminesi hemen şu aşağıdaki dolda duruyor. Yazardı. Klavyenin başına geçti mi, ruhu başka dünyalara gider, kelebek gibi uçuşurdu klavyenin üzerindeki parmakları. Böyle işte.” “Biliyorum. Hep okurdum yazılarını” diyorum.
***
Onu yazmak istiyorum. Ama her zaman ki gibi yıldızlar ve kelebekler söz konusu olunca, hep birbirine dolanmasından korkuyorum dilimin ve parmaklarımın. Ya eksik kalsa! Ya hakkını veremesem diye korkuyorum. Biliyorum. Birçok kişi birçok şeyi söylemiş ve yazmış Armando’ya, Bizim Armanc’a dair. Hepsi de ona dair bir şeylerdir dile gelen. Ben de yazsam her şeyi yazamam. Sadece bir şeylerle sınırlı kalır. Nasıl daha çok anlatabilirim diye kıvranıyor yüreğim.
Bir dağlıyı, bir dağ yıldızını, bir dağ kelebeğini üstelik de bu kadar tazeyken hüznü, nasıl yazabilirim? Bu yazıyı Celil ağabeyim okuyacak, biliyorum. Dîno okuyacak. Şükran Ana okuyacak. Armando’ya dair yazacaklarıma meraklı gözlerle bakıp ondan bir şeyler bulmaya çalışacaklar. Onu onlara geri getirmemi isteyecekler benden. Sevgideki yürek sevgiliye karşı akılsız kesilir çoğu zaman. Sevginin hakikati, param parça etmek ister hep kurulu gerçeğin duvarlarını. Armando’yla bir nefes paylaşmış herkes gözleri dolmadan, öfkeye boğulmadan bir tek laf edemiyor bu dağlarda.
Ben Armando’yu geri getiremem. Hüseyin’i kucaklayıp götüremem Dîno’ya, Celil’e, Yadê Şükran’a, Fatê Ana’ya, Rodî’ye, Jîyan’a, Zîlan’a’ Loran’a, Rojîn’e. Gerçekten gittiğine inansak, geri getirmeye çalışırız. Ama getiremeyiz. Şimdi onun hiç gitmediği ve gitmeyeceği bir yerdeyim. Bir sohbetinde buldum onların deyimiyle Armando’yu, heval Armanc’ı, Yadê Şükran’ın sevgili Hüseyin’i. Gitti diye hüzünlenmiş, korkunç acı çekmiştik hepimiz. Neredeyse ben de inanacaktım.
Şehre bulaşmış, her şeyi maddede arama hastalığındaki aklımdan sıyrılıyorum. Nereye gitsem dağların o güzel çocuğunu görüyorum şimdi. Hangi dağlının gözüne baksam Armando kesiliyor hepsi de. Hangisine sorsam yüreklerinden Komutan Armanc fışkırıyor. Hangisiyle sohbete dursam Hüseyin’in Şükran Ana’sı kesiliyorlar. Hangisi ağzını açsa deliri deliriveriyor. Dîno ağabeyleri kesiliyor hepsi. Hangisiyle konuşsam, sakince ona dair bir şeyler söyleyen Celil ağabeyi duyuyorum. Ne zaman, bir şeyler yazayım Armanc Kerboranî’ye ilişkin desem, gülümsemesi hiç eksik olmayan gözlerindeki bakışını hissediyorum üzerimde.
Hüseyin gitse, belki ben de ardından bir şeyler çiziktirirdim. Amed’in Komutan Armanc’ını kaybetsem, belki ben de bir çift söz ederdim ardından. Şükran Ana’nın sevgili Hüseyin’ine bir şey olsa boğazım düğümlense de iki laf edebilirdim ardından belki. Ama hiçbiri olmadı bunların. Gittiğini sanıyordum. Oysa nereye gitsem, onu en çok gelmiş buluyorum. Bize gelmiş. Hepimize. Yüreklerimizde yuva kurmaya.
Açın yüreklerinizi. Armando gelmiş. Hüseyin gelmiş. Komutan Armanc gelmiş. Buyur edin yüreğinizin en sıcak köşesine. Bir çay demleyin. Közde ekmek yakın. Oyun sahasını hazırlayın. Yüreğinizin deklanşöründe olsun parmağınız. Kahkahalı pozlar verecek size. Yürek uzaklığından gelmiş. Nefeslensin hele bir. Sonra selam verelim ona. Yüreğimize gitmemecesine gelen o güzel çocuğa hoş geldin diyelim.
Hoş geldin heval…
JÊHAT BÊRTÎ