Çok zor günler, hem Türkiye hem dünya için. Cizre, Silvan, Paris, hat büyüyor. Bu üzücü katliamların, kıyımların, kırımların ortasında, bunca insan kaybının ortasında, gerçekten de en büyük sıkıntılardan biri imza günü yapmaktan, söyleşi yapmaktan mahcup olmamız. Bizi mutlu edecek şeyleri de elimizden usul usul almaya çalışan bir dünyayla karşı karşıyayız. Her sevincimiz gölgeli, yarım, aksak ve bu tür mahcubiyetlerle geçiyor. Umarım sevinçlerimizi doya doya yaşayabileceğimiz, birlikte paylaşabileceğimiz bir dönem gelecektir. Biz göremesek bile, bizden sonraki kuşaklar için. 


Hayattan metin yapmak zordur

Bu bilginin sırtımıza yükledikleriyle bu konuşmaya başlıyorum. Beni takip eden okuyucuların uzun bir süredir beklediği “Harita Metod Defteri” nihayet raflardaki yerini aldı gibi klişe bir cümle kuralım. Bu bir özyaşam öyküsü. Dünyada en zor olan şeylerden birinin hayat hikâyesi yazmak olduğunu deneyimlediğim uzun bir macera oldu. Bu sürece dair bazı notlarım kitabın başındaki metinde ifadesini buldu. Tabii eksilttiklerim oldu. Çok zor bir deneyimdi. Hem metin yazmak başlı başına bir sıkıntıdır, hem hayattan metin yapmak zordur hem de metinde belirttiğim gibi kaleminizin adil olması için zamanın size öğrettiklerine fazlasıyla ihtiyacınız vardır. 

Ömrüm böyle bir ikinci kitap yazmaya vefa etmez sanıyorum. Kitap yayımlanmadan önce ilk defa bu projeden ne zaman bahsettiğimi kontrol ettim. 1988 yılında kapağında Ajda Pekkan’ın bulunduğu Vizon dergisinin 100. sayısında benimle ilgili bir bölümde gelecek projelerimden bahsederken “Harita Metod Defteri’nden de söz ediyorum. Aynı projeler arasında “Yaz Geçer” de var, düşünün. Hayli eski bir tarih. Edebiyatın çok çeşitli disiplinlerinde yazı yazan bir insan olarak hep şunu söylerim: Şair olmak başka bir şeydir, o benim için neredeyse genetiktir. Ama düzyazı disiplinleri arasında en zoru oyun yazmaktır. Diğer disiplinlerin getirdiği fazladan imkânları, teçhizatları kullanmadan, onlara ihtiyaç duymadan iyi bir oyun yazmak hayli zordur. “Harita Metod Defteri” ise düzyazı türleri açısından, girişte söz ettiğim gibi, özyaşam öyküsü yazmanın ne kadar zor bir şey olduğunu bana öğretti. Çünkü hikaye yazarken, roman yazarken sadece hayal gücünüzle baş başasınızdır. Oysa özyaşam öyküsünde hem metnin hem hayatın bir ağırlığı vardır. Sizin ne kadar geriye gidebileceğiniz, olanları ne kadar sadık aktarabileceğiniz, hafızanızın oyunlarını ne kadar düşünebileceğiniz, başkalarına, başkalarıyla paylaştığınız anılara ihanet etme olasılığınız olup olmadığı gibi sorularla köpürür, biçim kazanır ve bir tür terapi niyetine yerine geçer.


Yaşadıklarımız nereye gidiyor?

Bu kitap aynı zamanda benim kendi kendimi terapi etmem için bir araç oldu. Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız zaten bir terapi yetmiyor. Bu kadar çok travmaya birden fazla terapi gerekiyor. Hatta Türkiye belki de hayatınızın sonuna kadar terapi görmeniz gereken bir ülke haline gelmeye başladı. 

Bu bellek oyunlarına dair birkaç anekdot anlatmak istiyorum. Bunlar özellikle yazıya meraklı olanlar için ve bu kitabı okurken anlamlı olabilir. Ben bu kitapta şunu öğrendim, bugün de bunu paylaşmak isterim: Hep bilim adamları, tıp adamları beynimizde hafızamıza dair hiçbir şeyin kaybolmadığını söylerler. Bir sürü insan da buna itibar etmez. Çünkü birçok şey unutulur, birçok şey bizimle kalmaz. Ama bu yaşadıklarımız gerçekte nereye gidiyor? Bir yere mi gidiyor, nerede kayboluyor?

Neden bazı şeyleri hatırlıyoruz da bazı şeyleri hiç hatırlamıyoruz. Bu tür bir kitap yazarken, metinlerle boğuşurken kendinizin içinde adeta bir ikinci varlık olduğunu ve hafızanızda aslında hiçbir şeyin kaybolmadığını, günün teknolojik terimiyle konuşacak olursak sadece erişim zorlukları yaşadığınızı anlıyorsunuz. Bütün hikâye o bilgiye erişmek ya da erişmemek.


Takıntılarınızın olmasın

Ben, beni izleyenlerin bilebileceği ya da tahmin edebileceği gibi, obsesif kompülsif yapıya sahip bir insanım, epey takıntılıyım. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de boğa burcuyum. İlk defa gittiğim yerde hangi koltukta oturduysam hep aynı yerde otururum falan filan, bunun sonu gelmez. Ama bu tabii yazar olarak size bir güç sağlıyor. En azından benim gibi bir yazar olmak istiyorsanız böyle takıntılarınızın olması gerekiyor.

Şimdi muhtemelen sizi hiç ilgilendirmez benim Mardin’de ortaokuldaki öğretmenimin soyadının ne olduğu. Fakat ben o soyadını bulana kadar çırpınıyorum. Şimdi Antalya’da yaşayan, o arada Samsun’a gitmiş, o yıllardaki edebiyat öğretmenimin telefonunu buluyorum, onu arıyorum, başkalarını arıyorum. Şöyle söyleyeyim, bu kitaptan kazanacağım bütün telif parası daha şimdiden telefon faturasına gitmiş durumda. Tokat’tın Reşadiye köyünde kim var, akrabamız Akça’ya yerleşmiş, ya bu öyle bu böyle mi derken uzun bir zaman geçirdim ki bunların metinde belki okur için hiçbir kıymeti yok. Ama benim kendimle kurduğum ilişkide çok kıymetli bir şeydi. Sonra dedim ki, hocanın adını hatırlıyorum çünkü benim dört kişilik “Bahçe” adlı uzun öykümde kahramanlardan birinin adını vermiştim. 

Karakter olarak vefalı bir insanımdır, hayatıma giren herkese vefamı ödemeye çalışırım. Çok sevdiğim bir hocamdı ve adı da Taliha’ydı. Fakat Taliha hocanın soyadını hatırlamıyorum. Başka bir yerden bulduğum birisi Özsüher dedi. Taliha Özsüher’de bir şeye ikna olmadım. Beni ikna etmeyen nedir? Hafızamın derininde duran bir bilgi tam oturmuyor. Hani böyle kavanozun kapağını kaparken bir tık sesi olur ya, o ses gelmiyor. Fakat bir yerde de doğru gibi. Hem ikna oldum hem olmadım, hatta uzun süredir görüşmediğim ve hayatımdan çıkardığım bir arkadaşımı bile aramak zorunda kaldım. Artık yapacak bir şey kalmadı.


Nereyi kurcaladığınıza bağlı her şey

Bir gün aklımda hiç bu yokken, masanın tozunu silerken kafamda tak diye Taliha Özer ismi belirdi. Özsüher’de beni ikna eden o “öz” takısıydı ama arkasından gelen “süher” oturmuyordu. Hafızam ve ben bir dansa tutuşuyoruz orada, içimdeki Murathan o bilgiye sahip.

Ben suç, gerilim dizilerine, romanlarına filan çok meraklıyımdır. Bu olaya kadar o dizilerdeki şu sahneler beni pek ikna etmezdi. Tam masadan kalkmakta olan FBI Agent kartını uzatır ve “aklınıza bir şey gelirse beni bu numarandan arayın” der. Aman nereden hatırlayacak baştan söylemiş zaten gördüğünü diye düşünürüm. Bu olayla birlikte o kartın ne büyük bir nimet olduğunu anladım. Hakikaten nereyi kurcaladığınıza bağlı her şey. Oradan bir ses geliyor ve o yerine oturuyor. Hafızasından çok emin olmadığım ilkokul arkadaşım Çetin’i aradım, laf arasında bunlardan bahsederken “niye bana telefon açmadın ya hatırlamaz mısın biz ona takılırdık ‘Taliha Özer damda gezer’ diye” dedi. Bütün hikâye gözümün önüne geldi. Yani arkadaşımın telefonda dediği her şeyi ben biliyorum ama masanın başındaki ben bilmiyor. 


Murathan sen nereye kadar gidiyorsun? 

Konuşmamı kısa kesmemi söylüyorlar. Benim gibi geveze bir insan için ne zor bir şey. Bugünlük beni hoş görün. Hoş görmeyeceğiniz tek şeyin faşizm olduğunu biliyorsunuz. 

Kısa bir anekdot daha anlatayım. Beni yazar yapan şeylerden birine dair. Ben ortaokulu Ankara Kurtuluş Ortaokulu’nda okuyorum. Kitapta da anlattım, tadını kaçırmayayım. Bendeki yazar damarını ilk keşfeden hocalardan biri Türkçe kompozisyon hocamızdı. Onun adını arıyorum. Orada çok az kaldım, bir dönem. Arkadaşlarımın çoğunu hatırlamıyorum, internete giriyorum filan. Birtakım arkadaşlar bir grup açmışlar. Hocanın adının Selahattin olduğunu hatırlıyorum bir tek. Ve Mardinli. Gruba bir albüm koymuşlar, “S. Tahaoğlu” yazıyor bir fotoğrafta. Ama o kavanoz kapağındaki tık gelmiyor. Yazacağım ama elim varmıyor. Derken bir gün çok tuhaf bir biçimde yine uyumaya hazır bir biçimde yatağa girdim, bir anda aklıma geldi: Selahattin Talhaoğlu. Bunu beynin kıvrımları kaybetmiş ama siz üstüne gidince ortaya çıkıyor. Hani hipnozda madalyonu sallarlar ya nereye kadar hatırlayacağını görmek için. Aslında bu tür kitaplar yazarların kendine salladıkları madalyon. Hadi bakalım Murathan sen nereye kadar gidiyorsun? 


Hatıra biriktirin

Yazar olun olmayın ama ne olur günlük tutun. Bir şeyler kaydedin, yazın. Onların ne kadar kıymetli olduğunu ileri yaşlarınızda çok iyi anlıyorsunuz. Hatıra biriktirin, yaşlandığınızda hatırlarınızdan başka bir şey kalmıyor elinizde. Kendinize iyi bakın, hafızanızı diri tutun. Özellikle Türkiye gibi toplumsal çalkantıları büyük olan ülkelerde insanların en çok koruması gereken şeylerden biri hafızasıdır. Bütün kıyımlar güçlerini bizim hafızamızın zayıflığından, yaşadıklarımızı unutma kolaylığımızdan alırlar. Eğer geleceğin de geçmiş kadar karanlık olmasını istemiyorsak hem kişisel hem toplumsal anlamda hafızanızı güçlü tutmak ama kin tutmamak gerekir.


* Murathan Mungan 


* Murathan Mungan’ın, uzun yıllardır üstünde çalıştığı otobiyografik kitabı “Harita Metod Defteri” geçen günlerde Metis Yayınları’nca basıldı. Murathan Mungan önceki gün 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda, hem bu kitaba hem de hafızanın sınırlarına ve kıymetine dair yaptığı konuşma...