Muhammed KAYA

Gazetemiz Özgür Politika geçtiğimiz hafta “81 Küçük Diktatörcük” manşetiyle çıkmıştı. Türkiye’de kurumsallaşan OHAL rejiminin valilere tanıdığı süper(!) yetkilerle her bir valiyi kendine göre konumlandırmış oluyordu. Peki, valilere hangi yetkiler tanındı? Tanınan bu yetkilerle valilerin geçmiş idari pratikleri dikkate alındığında hangi sorun/sakıncalara yol açabilir? Bu yazının konusu valilere tanınan yetkilerin ne olduğu ve valilerin önceki yetkileri ile kıyas yapılarak ne gibi riskler barındırdığıdır.

Merkezi devlet örgütlenmesinin esas alındığı Türkiye’de, idari teşkilat içerisinde vali istisnai bir memur olarak düzenlenmektedir. İçişleri Bakanlığı, Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanlığı müşterek kararnamesiyle atanmaktaydı. Kendisine tanınan yetki genişliği bağlamında devleti, hükümeti ve tek tek bakanları ilde temsil edip; aynı yetki ile ildeki kamu görevlileri üzerinde hiyerarşi yetkisini ve ilde bulunan kuruluşlar (yerel yönetimler vb) üzerinde ise idari vesayet yetkisini kullanmaktaydı.

Bunların yanında vali, adli ve askeri yerler hariç bütün devlet dairelerini denetler, olağanüstü durumlarda askerden yardım isterdi. Ek olarak illerin gelir kaynaklarının gelişmesi için tedbirler alır.

Valilerin yetki genişliği bağlamında merkezi idare ile yerel yönetimler arasında merkezden atanmış olmanın getirdiği sorumluluk neticesinde özellikle Kürt partilerinin yaklaşık 20 yıldır iktidarda olduğu demokratik yerel yönetimler aleyhine işlere imza attığı aşikardır. AKP’li yıllarda iktidar ile ters düşen il ve ilçelerde valiler idari vesayet yetkisini son raddesine kadar kullanmıştır.

Sokaklara parke taşı döşenmesinden, köylere su götürülmesine, kanalizasyon çalışmasından yol çalışmasına ve park bahçe çalışmalarına değin hemen her alanda projeleri engellemek için fırsat arayan valiler, parklara, caddelere, sokaklara verilen Ehmedê Xanî, Yılmaz Güney, Musa Anter, Ayşenur Zarakolu, Ceylan Önkol ve diğer isimlerin kaldırılması için de idari vesayet yetkisini kullanarak engellemek istemiştir. Erdoğan rejiminin uygulamaya koyduğu kayyum politikasının sonucu olarak var olan isimlerin hemen hepsi kayyum ve vali işbirliği ile değiştirilmiştir.

Geçtiğimiz hafta yürürlüğe giren kanun ile valilere yeni yetkiler tanınmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının dayanak maddesi olan 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11’inci maddesini düzenleyen kanun teklifinin ilk maddesi olmuştur. İlk düzenlenen maddenin bu olması ile OHAL rejiminin anti-Kürt karakteri ortaya çıkmaktadır. Bu madde doğrultusunda şayet vali, kamu güvenliğinin bozulacağı yönünde belirti hissederse, yani valide bu yönlü bir kanaat oluşursa “genel olarak kente giriş çıkışları, kişilerin kente giriş çıkışlarını; belli yerlerde ve saatlerde kişilerin ve araçların dolaşımını, ruhsatlı silahların ve mermilerin bulundurulmasını” yasaklama yetkisine sahip olmuştur. OHAL ilanından günümüze değin silahlanmanın arttığı dikkate alındığında ve söz konusu silahlanmanın AKP yandaşı kesimler arasında fazlalığı göz önünde bulundurulduğunda bunun pek bir etkisinin olmayacağı; buna karşılık valinin uygun bulmadığı kişilerin (seçimle işbaşına gelen yerel yöneticiler, milletvekilleri vd) kente, kentin herhangi bir noktasına giriş-çıkışlarının engelleneceğini ifade edilebilir. Nitekim önceki dönemde valilerin görev ve yetkileri arasında bulunmayan ve il idaresi kanununa dayandırılan “sokağa çıkma yasakları” artık valinin “yetkileri” arasında sayılmaktadır.

Nitekim Diyarbakır’ın Lice ve Kulp ilçelerine bağlı köylerde önce sokağa çıkma yasağı uygulanması ve ardından başlatılan orman yangınları, Dersim Pülümür’deki orman yangınları ve Mardin Omerya bölgesindeki sokağa çıkma yasağı ve ertesindeki orman yangınları ile Şırnak’taki sokağa çıkma yasağı ve akabindeki orman yangınları bu etkinin nasıl kullanılacağının işaretidir.

Valiye tanınan bu yetkinin AİHS, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve iç hukukta normlar hiyerarşisinin tepesinde bulunan Anayasa’ya uygun olmadığını, onlarla çeliştiğini söyleme bile abes gelir.

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere vali devletin ve hükümetin kentteki temsilcisi idi. Artık hükümet sistemi değiştiğinden valiler devlet ve hükümet olarak sadece cumhurbaşkanının görevlisi olacağından sadece ona karşı sorumlu olmaktadırlar. Hükümet sistemi değiştiğinden, eskiden bakanların parlamento içerisinden belirlenmesi bir kural, dışarıdan bakan olma istisna halinde iken; artık dışarıdan atanma kural parlamentodan belirlenme istisna haline gelmiştir. Haliyle vali de tek tek bakanlıklara karşı sorumlu olmak yerine sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olmuştur.

Çağın gerekleri doğrultusunda devletin idari sisteminin adem-i merkeziyet olması beklenirken, Türkiye’de OHAL rejiminin kurumsallaşması ve bu kurumsallaşma uyarınca daha merkezi bir devlet yapılanmasına doğru yol aldığını görmekteyiz. Tek elden yönetim esaslarının uygulanmaya konulmak istenmesi, denetimsizlik ve keyfiyetçilik gibi riskleri barındırmaktadır.

İdarenin esaslarından biri olan yargı yolu bu düzenleme ile bertaraf edilirken, hesap verebilirliğin de önüne geçilmektedir. Her ne kadar anayasadaki hukuk devleti ilkesi değiştirilmemiş olsa da valilere bu yönlü bir etkinin tanınmış olması, hukuk devleti ilkesinin değiştirildiğini göstermektedir. Bu düzenleme ile hukuk devleti ilkesinin ruhuna Fatiha okunmaktadır.