Başbakan, Dersim 38 Katliamı için devlet adına 'özür' diledi. Bunu yaparken, katliamdan ötürü kendisi ve partisine hiçbir sorumluluk payesi biçilemeyeceğini düşündü muhtemelen.
Cumhuriyet inkılaplarıyla yasaklanan dinci kurum ve yapılanmalar, kapılarına kilit vurmak zorunda kalmıştı o dönem. Tek parti dönemiydi ve muhafazakar kesim, iktidardan uzaktı nasıl olsa! Bunun için bu özrün AKP’ye, Dersim halkı nezdinde sempati ve pozitif kazanımlardan öte, bir 'mahsurunun’ olmayacağını iyi hesaplamış olmalı başbakan.
Bu özürle, dönemin iktidar partisi, bugünün muhalefeti CHP’yi ters köşeye yatırırken, Kürtlere karşı sürdürülen operasyonlar, saldırılar ve toplu gözaltılara karşı Dersim Kürtlerine göz kırpıp; bizi, hükümetin 'Kürt Açılımı’nı henüz rafa kaldırmadığına inandırabileceğini umdu. Onun bu umudu, halkın zekasını ne kadar küçümsediğini de ortaya koydu aslında.
Özür dilemekle, solda duran basının dahi bir anda gözdesi olabilen başbakanın; sırasıyla Ermeni Soykırımı, Azınlıkların tehciri, Alevi katliamları ve Türkiye tarihindeki daha birçok katliamı devlet adına kabul edip, özür dileyeceği tevatürleri doldurdu ortalığı.
 Kuru bir özrün naifliği bir yana, katledilenlerin itibarları ve geri kalanların bütün haklarının iadesinin, uluslararası düzlemde garanti altına alınmasının dahi yaşanan acıları ve insanlık dışı dramları unutturmaya yetmeyeceği açık.
Hal böyleyken; devletin başının 1938’de katledilen, sürülen ve her türlü mal varlığına el konulan Dersim Kürtlerinden 'özür dilediği' sıralarda, T.C tarihinin en büyük hukuk katliamı yaşanıyordu. Bir katliam için 'özür dilerken', başka bir katliamın projesine imza atan devletin, tarihindeki sayısız katliamlarla yüzleşmekte samimi olduğuna inanmak mümkün mü?
Halklar olarak devletin samimiyetine bel bağlanmayacağını geçmişteki sayısız acı tecrübeyle öğrendik artık. Yargının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü palavralarına da karnımız tok. Müvekkilleri ile görüştüler diye avukatların apar topar gözaltına alınıp, tutuklandığı bir ülkede yaşıyoruz. Her bireyin savunma hakkının, yasal bir hak olduğu iddia edilen bir ülkede. Öcalan’la görüşmek ve onu savunmak suçsa; onunla görüşen devletin yetkilileri ile PKK temsilcilerinden Başkan’a götürülecek mektubun uzunluğu pazarlığına tutuşan MİT görevlileri de tutuklanacak mı?
Ey bu ülkenin akil insanları! Demokratları, yazarları-çizerleri, sanatçıları, entelektüelleri!
Gerekçeleri aklından zoru olan insanları dahi dumura uğratacak denli gülünç olan bu hukuk katliamına ne diyorsunuz? Göz göre göre hukukun bu denli ayaklar altına alınmasına bir itirazınız yok mu? Üstünüze ölü toprağı serpilmişçesine, gömüldüğünüz bu sessizlik niye? İnsan hakları ve demokrasiden yana tavrınızı ortaya koymanız için hukuksuzluğun ille de sizi mi vurması gerekiyor? İnsanlığın yaşadığı her türlü haksızlığa tepki vermek, ezilenlerin safında yer almak demokratlığın gereği değil midir?
Müvekkilleriyle görüşmeleri, haklarında tutuklanma gerekçesi sayılan bir ülkede avukatlığın, yargının, hukukun bir anlamı var mı sizce?
Ey bu ülkenin egemenleri, siyasetçileri!
Biliyoruz sağduyunuz yok! Siyaset yapıyorsunuz ama toleransınız yok! Varsa da Kürtler ve öteki(leştirilen)ler söz konusu olduğunda zaten körelmiş olan vicdanınız, iyice güdükleşiyor.
Ya insanlığınıza ne demeli? Hani siz dini bütün Müslümanlardınız; "yaratılanı severdiniz Yaradan’dan ötürü!”
Sizden sevgi görmemeyi öğrendik. Ayrımcılığınızın mantığını akıl terazisine vurmanın faydasızlığını da! Ya Yaradan’a sevginiz nerede kaldı? Çok sevdiğiniz Yaradan’dan da mı korkmuyorsunuz artık?  
Akıl tutulmasından geçtik de; hala azıcık kaldıysa, vicdanınız tutula emi!