Göle atılan bir taşın etkisi halkalar halinde çevresine yayıldığı bilinen bir gerçek.

Bir ülke düşünün, ülkenin bir bölümüne, dünyada benzeri görülmeyen bir vahşet dayatılıyor. Önce köyleri yakılıyor, yıkılıyor; binlerce insanı işkenceden geçiriliyor, öldürülüyor ve cezaevlerine tıkılıyor. Geriye kalanı göçe zorlanıyor.

Bu bölgede insanları topluma kazandırmak için ve silahların susması için yapılmakta olan barış görüşmeleri rafa kaldırılıyor. Bunun yerine yeni karakollar ve cezaevleri yapılıyor. Bu da yetmiyor; şimdi sıra şehir ve kasabaları boşaltmakta.

Aylardır bu kasabalar, zıhrlı araçlarla, tanklarla topa tutuluyor. Çocuk-yaşlı-kadın, erkek demeden öldürülüyor. Hiçbir savaş ortamında uygulanmayan bir insanlık dışı durum uygulanıyor: Yaraladıkları insanların, hastahaneye götürülmesine dahi müsaade edilmiyor. Hastahaneye götürülen bir yaralı, ikinci defa ambulansta taranıyor ve öldürülüyor. Yaralı bir çocuk sokakta günlerce bekletiliyor. Çocuğun ailesi AİHM’e başvuruyor. Mahkeme insan yaşamını korumak için tedbir kararını alıyor. Ne acıdır ki, bu sürede çocuk ölüyor.

Ve en acı yanı, Türk devleti en ilkel kabilelerde bile görülmeyen bir davranış sergiliyor: Katlettikleri insanların cenazelerini bir aya yakın öldürülen yerde bekletiliyor, ailelerinin cenazeyi almalarına izin verilmiyor.

Sevgili okurlar bunlar tüm dünyanın gözleri önünde ceryan ediyor. Sizler de vakıfsınız olup bitene. Sorumluluk hisseden 1128 Akademisyen bu vahşetin durması için, bir metin kaleme aldı. Özet olarak; ülkenin bu bölgesinde yapılan bu vahşet dursun, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın diyorlar. Bu yapılanlar birer insanlık suçudur. Bizler bu suça ortak olmak istemiyoruz diyorlar. Hiç kimseye hakaret etmediler ve hiç kimseyi hükümete karşı kışkırtmadılar.

Son birkaç senedir Türkiye’yi sevk ve idare eden tek bir kişi var. Başkan olma sevdasına düşmüş. Askeriyesiyle, yargısıyla, yasamasıyla, yürütmesiyle ve bürokrasisiyle ipler onun elinde ve  ülke tek bir adamın dudakları arasından çıkan sözle yönetiliyor.

Akademisyenlerin bu bildirisi bu başkan sevdalısını hayli üzmüş ki, bu aydınları ‘’vatan haini, karanlık mihraklar…’’ olarak niteliyor. Ve ülkenin tüm kurumlarıyla linç gişimine girişiyor. Soruşturmalar, hakaretler ve linç kampanyası… Ülke dışındaki kamuoyu ve içerde cılız da olsa bazı aydın ve sanatçılar akademisyenleri destekliyor. Nasıl desteklenmez? Bunlar tek kelimeyle ülkemizde savaş dursun, kan akmasın diyorlar.

Tarih yaşamın aynasıdır. Ondan ders alamayan idarecilerimiz gibi dünyada yalnızlaşırlar. İçerde vatandaşıyla savaşır, dışarda ise komşularıyla savaşır ya da en azından soğuk savaş durumunda olurlar.

Sanırım bir-iki yıl önceydi. Suriye hükümeti, bir iç ayaklanmadan dolayı Humus kentinde bir katliam yapmıştı. O zaman bizi idare eden O’tek kişi, her mikrofona çıktığında: “Bir ülkenin resmi güvenlik güçlerinin kendi şehirlerini topa tutması, o ülkedeki hükümetin yönetme meşruiyetini tamamen kaybettiğinin en somut kanıtıdır. Bu katliamı en şiddetli biçimde kınıyor ve lanetlıyoruz. Uluslararası toplum bu duruma seyirci kalmamalıdır” demişti.

Akademisyen olmaya gerek yok. Onurlu her vatandaş şapkasını önüne alsın ve düşünsün: Peki, Türkiye hükümetinin Uludere’de 34 vatandaşını bombalayarak öldürmesine ne denmeli? Yoksa, Uludere başka bir ülkenin toprağı mı?

Peki aylardır, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı ve her gün çocuk dahil olmak üzere onlarca insanın öldürüldüğü, zırhlı araçlarla, tanklarla evlerin bombalandığı; Ahmed-Sur, Silopi, Şırnak,Cizre, Varto, Dargeçit, Nusaybin gibi yerleşim yerleri  hangi ülkenin sınırları içerisinde? Bunlar Türkiye’nin şehir ve ilçeleriyse ki öyledir, hükümetiniz meşru değildir.

O bölgedeki baskıları kaldırın. Çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın artık. Zaman kaybetmeden eskiden olduğu gibi taraflar görüşme masasına otursun. Bu, ülkemiz, Ortadoğu ve tüm insanlığın yararına olacaktır.