Bugün imzalandı. Televizyondan seyrettim. Tekerlekli sandalyelerle taşıdılar hepimizi, televizyon odasına. Bizim komutanı gördüm. Takım elbise yakışmış mı desem, bilemedim. Yok, haki daha güzeldi sanırım ya da dağda daha görkemli görünüyor. Yok yok... Her şey bir yana insan dağda, daha uzun duruyor. Dik durduğundan olmalı.
"Kekik kokusu," diyor Jose, "insanı sarhoş eder." O yüzden her şey daha görkemli durur. Sarhoşluktan yani. Bilmiyorum, Jose diyordu ama bir kere başımızın üzerinden ABD uçakları, bombalarını salladığında, ağaçlar, hayvanlar ve biz ve taşlar, topraklar hatta nehirler yanarken, burnuma yaslanmış küçük bir kekik kokusu duyuyordum. "Saçma" diyordum Jose’ye; o gülüyordu. "Sarhoşsun sen" diyordu.
İmzalanmış anlaşmayla fotoğraflar çekiliyor. Devlet başkanı ve gerilla -biz yani-. Devlet, "Aynı masaya oturmayız" diyordu. Heralde ondan ayakta duruyorlar.
Bacağım ağrıyor. Garip aslında, ağrımaması lazım. Yok çünkü. "Varmış gibi ağrıması belki yeniden olabileceği anlamına gelir mi" diye sordum Jose’ye. "Kertenkele olsaydın belki" dedi; "ve bacak değil de kopan, kuyruğun olsaydı." Kertenkele olmak düşüncesi pek hoşuma gitmiyor. Kertenkelelere lafım yok; ama sürünmek iyi değil diye düşünüyorum. Sürünmemek için yaptığımız bir direnişte kertenkele olup, kuyruğu kurtarmak bize göre değil. Gülüyor Jose. "Sarhoşsun sen" diyor.
Daha çok zafer şarkılarıyla kente girişimizi düşünmüştük. Onu konuşurduk arkadaşlarla. Onlar tepemize bombalar yağdırırdı.
Kent nasıl bir yer, bilmiyorum. Dağda doğdum. Babamı da bilmiyorum. Ben doğmadan öldürülmüş işkencede. Annemi biliyorum bir tek. Çok iyi hatırlıyorum. Geceleri sargı bezlerinden yatak yapardı bana. Sonra bazen uyandırır, lazım diye bazılarını alırdı altımdan. Soğuksa ceketini koyardı yerine. Tekrar uyurdum. Bomba seslerine aldırmazdık biz. Jose de öyle. Dağda doğanların kaderi bu diye düşünüyorduk. Ya çok sessiz kelebek kanadının rüzgarı ya da kulakları yırtan savaş jetleri ve parçalayan bomba. Bazen de Kumandan Thomas akordeon çalardı. Yoldaşlar dans ederdi. Herkes gülümserdi o zaman. Zaferden söz edildiğinde hep aklıma akordeon sesi gelmesi bu yüzden belki. Kimse öyle dolu dolu gülemezdi aslında. Gözlerin derinliğinde yerleşik bir hüzün vardı, ölen arkadaşların hüznü; ama yine de gülerdik. Dağda olmak ya da inat işte. Gülme inadı bu. Jose’ye sorsam buna da sarhoşluk der, halk olmanın sarhoşluğu...
40 yıldan önce başlamış savaş. Ben daha yoktum. Dedim ya, dağda doğdum ben. Bir gerilla kampıydı ama sadece gerilla yoktu. Yakılan köylerden kaçabilenler vardı. Tzutujil, Kaqchikel, Qeqchi... Çoğumuz Maya'ydık ve devrimciler vardı. Devlet bize terörist diyormuş, daha sonra okulda öğrendim ben bunu. Kalın ve kocaman muz yapraklarıyla sarılı sınıflardı. Okuma-yazmayı, Maya olduğumuzu, gerillayı ve Ernesto Che Guavera’yı, özgürlüğü ve Marx’ı öğreniyorduk. Uçaklar geldiğinde koşuşarak sığınaklarımıza iniyorduk. Öğretmen sözlü yaptığında, "Uçaklar bombalasa da kaçsak" diye düşündüğümüz oluyordu. Buna tesadüf ederse, sonra çok üzülüyorduk. Biz çağırmış gibi oluyordu. Hüzne bulaşmıştı çocukluk. Belki de hüzün çok hafif kalır ama başka bir ismi var mı bilemedim. Yok artık, bu sarhoşluk değil Jose.
İmzalama fotoğrafları da bitti. Bazı arkadaşlar ayrılmaya başladı salondan. Tekerlekli sandalyelerin tekerlek sesleri. Tören bitti sadece. Hiçbir şey bitmedi aslında. Mücadele devam ediyor. Sadece başka biçimde sürdüreceğiz. İki taraf da birbirini öldürmekle bitiremeyeceğini anladı. Eğer kollar, bacaklar üzerinden düşünürsek iki katı yani, daha zor bitirmek. "Kara mizah yapıyorsunuz" diyor doktor. Güldük. "Gülüyorsunuz" dedi doktor. Gene güldük. "Başka ne yapabiliriz ki" dedik. Doktor da güldü. Hüzün yaladı gülüşünü. Bize benziyor bazen. İki kardeşi ölmüş savaşta. Biri asker, diğeri subaymış. "Bize benziyorsunuz" dedi Jose. "Tam aksi taraftayız ama" dedi doktor. "Gülüşlerdeki hüzün aynı ama" dedi Jose. "Doğru" dedi doktor. Güldü. Ben de Jose’ye güldüm. "Dağ sarhoşluğuna bağlamadığı tek şey" diye düşündüm.
Nasıl inebiliriz ki merdivenlerden? Protez bacak merkezini iki kat aşağıya yapmışlar. Yaralı askerlerin koğuşuyla aynı. Yan yana bekledik, ayak bacak provasında geçen gün. İki askerin mayından kopmuştu bacakları. Sessiz durduk önce. Ben pencereden dışarı baktım. Dağlar görünüyordu, yüzünüzü iyice tepeye diktiğinizde. Rüzgar çarpar insanın yüzüne ve her gerilla her gün en az 40 kilometre yürür. "O rüzgar olmasa yürüyemezdik" derdim Jose’ye. "Yok" diyordu Jose. "Neden peki" diye sormuyordum. Cevabının ne olacağını biliyordum. Başınızı aşağıya çevirdiğinizde kapının önünde tedavi olmaya gelmiş, kardeşini, kızını ziyarete gelmiş olanlar, yoksullar görünüyordu. Yukarıda dağ, aşağıda halktı. "Gerillanın dağı halktır" diyordu Kumandan Rolando Moron. Yani yukarısı dağ, aşağısı dağ.
Döndüm, arkamdaki askere sordum: "Senin de bacakların ağrıyor mu?" "Evet" dedi asker; derken bana değil, olmayan bacaklarına bakıyordu. "Her şey yeni başlıyor" diyorum Jose’ye. Arkadaşlarımızı, gençliğimizi, bacaklarımızı kaybettik ama barışı kazandık ve her şey yeni başlıyor. Mücadele yeni başlıyor diyorum. "Sen hep sarhoştun, hep sarhoşsun" diyor Jose...
Gülüyoruz. Hüzünlü ama olsun.
Kazanacağız. Venceremos!
Çeviren: Zeynep Yeğin
Guatemala'da ne olmuştu?
Guatemala'da, 1954'te yapılan askeri darbeye solun silahlı mücadeleyle karşılık vermesi sonrasında şiddetlenen savaş, 36 yıl sürdü. Guatemala Ulusal Devrimci Birliği (URNG) ile devlet güçleri arasında yaşanan çatışmalarda, 200 binden fazla insan yaşamını yitirdi.
Savaşta URNG ile devlet arasındaki ilk resmi görüşme, 1987 yılında İspanya'da gerçekleştirildi. Müzakereler ise Norveç'in de desteğiyle 1990'da başladı. Görüşmelerin başlangıcından itibaren ateşkes dönem dönem kesintiye uğrasa da görüşmeler sürdü. 1996'da ise son bir anlaşma imzalanarak barış sağlandı.