Tunceli CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün, Kürdistan ulusal kurtuluş gerillaları tarafından tutuklanması, yankılanarak gündemin başına oturdu.
Hani ya, Türk ordusu Kürdistan’a hakim, kendisinden izinsiz sinek vızıldamıyor, kuşlar kanat çırpmıyordu; o halde, parlamentodaki en yaman sesinin zaiyati neden? Hem de, kaleyi andıran bir kışlasına, tüfek menzili uzaklıkta…
Kale muhkemiyetteki kışlalarda kum torbalarının ardında gizlenmek, muktedir olmak değildir, demek ki…
İşi bu tarafı ayrı da, bence Hüseyin Aygün’ün tutuklanması bir simgesel ayrıntıdır. Gerçi eşi başka anlam yükleyerek söyledi, ama yine de onun deyimiyle Aygün en son hedef alınacak kişilerden biriydi.
Çünkü, ciddiye alınamayacak ölçüde tutarsız bir kasaba politikacısıydı, o. Çıkarı için, her gün ayrı bir renge bürünen, çizgi tutturayım derken çizgisiz kalan, ne idüğü beklirsiz, tanınmaz bir kişilik…
Bir gün, soyunu ret için “enternasyonal” solcuysa, ertesi gün aklı uçuk gibi inancını kimlik sanıp, Aleviliği aidiyet, soy kütüğü yapıyordu. Atatürk ve İnönü dahil, dönemin bütün Türk şeflerinin, “Dersim Kürt kalesidir, yerle bir edilmelidir” dedikleri raporlar, yazışmalarla sabitken o, birilerine yaranma güdüsüyle soykırımı, kendini inkar cehtiyle bir halkın kimliğini inkara kalkışıyor, doğmamış, yeni doğan bebeğe varan soykırımı zorlayarak, Alevi inancına bağlıyordu.
Dini inancı, dini yolu kendine kimlik yapıyor, ama söyleyecek sözü olduğunda, karşı cephenin dinci, ırkçı kalesi Fethullah Gülen imparatorluğunun medyasına sığınıyordu. Ne de olsa gün Fethullah’ın egemen olduğu gündü. Onun ağzıyla konuşmak, Türklükle bütünleşmenin “asil yolu”ydu.
Bir başka gün taklit ettiği, benzeme uğruna ter döktüğü Türk ırkçılarıyla bütünleşme adına, köklerini inkarla Dersim’den Orta Asya’ya fırlatıyor, “asil kanlı Türk oğlu Türkten bir Türk” olduğunu ispata çıkıyor, nedenini, niçinini açıklayamayan Türk teziyle Dersimlileri “Horasan’dan kalkıp göç eyleyen ve oraya konan” olarak gösteriyordu.
Bütün bunları yaparken, daha çok göze girme cehtiyle, Kürdistan ulusal mücadelesini karalayıp, sövgüler diziyordu.
Böyle birinin ciddiye alınıp, tutuklanması bence abestir. Umuyor ve inanıyorum ki, halkının kurtuluş mücadelesi karşısındaki tavrı ve çizgisiz çizgisi nedeniyle, en fazla “tuh senin yüzüne” denip, bırakacaklardır, Hüseyin Aygün’ü. Kendi halkının çocukları tarafından, ihanet suçlamasıyla tutuklanması, zaten cezaların en ağırı, aşağılamanın en onulmazıdır.
Ama Türk rejimine mesaj açısından, tutuklanması anlamlıdır. Umarım dersler çıkaracaklardır.
Çünkü, “demokrasi” dediler. Kürtler sözlerine inanıp, demokratik açıklıkla örgütlenmeye başladılar. Ama yalanlardan kocaman bir yalanla daha yüz yüze geldiler. Terör devleti bir kere daha ataktaydı. Sahipsiz sürüye dalan kurtlar gibi adresi belli seçilmişleri ve seçenleri toplama kamplarına doldurdular. Kendi medyalarının tekrarladığı istatistiğe göre, bügün 8 bin Kürt siyesetçi, Türk zindanlarında.
Amaç, Kürtleri yerel öndersiz bırakıp, alanı politik korucularla doldurmaktı. Nitekim dönmüş, dömbelek, her dönemin adamı olmuş, ne kadar düşmüş adam varsa, alana doluştular. İktidar gücüne sırtını dayamış Mafya’nın çete başlarından kimileri, milletvekili bile oldu. Dalkavukluk yapmaktan helak düşen aydın kılıklı ajanlar, itirafçılar medyada maaşa bağlandılar. Onlar şimdi, boşalan alanda milletvekili olma rüyası görerek, Recep Tayyip’in gözüne girme soytarılığıyla meşgul…
Oysa, Kürdistan çocukları “bu yol çıkmazdır” demişlerdi. Alanın boş, Kürdistan’ın sahipsiz olmadığını bağırmış eklemişlerdi:
“Seçilmişler Kürdistan’ın temsilcileridir. Terörle Kürdistan’ı zapt edemezsiniz. Politik korucuların tutunması mümkün değildir. İşgal gücünüze güvenmeyin. Manevralarınızı keser, Kürdistan’a sokmayız, onları.”
Hayatını ortaya koyarak ayaklanmış özgürlük savaşçılarını, adeta sürükleyerek fırsatçı tahribatı engelleme seçeneğine zorladılar.
Hüseyin Aygün meselesini okumasını bilmeyenlere izah etmek gerekiyorsa eğer, “sen temsilcilerimi toplama kamplarına doldurursan, sokağa çıkan halkımı ve liderlerini gazla bağmaya kalkışırsan, ben de karşılık veririm” demektir.
Hüseyin Aygün tesadüfen ilk oldu. İlk bir AKP’li de olabilirdi.
Bu satırları yazarken, Türk aydınlarının “demokrasi” diye diye tuşlara çığlıklar attırdıklarını duyar gibi oluyorum. Demokrasinin erdemlerini sıralarken, terör naraları gırla gidiyordur.
Hiç biri kadını, çocuğu, erkeğiyle 8 bin Kürdün terör devletinin esiri olduğunu hatırlamayacaktır. Ne yapacaksınız ki etme, bulma dünyasıdır, bu. Tarlana ne ekersen, sonunda onu toplarsın…
Terörü yaşama biçimi olarak seçmişlerin, mazlum ve masumların karşılık hakkına terör deme hakkı var mıdır?
Hüseyin Aygün