Bazen karşı karşıya kaldığımız sorun ve olgular, bize her ne kadar gözle görülebilir ve elle tutulabilir mesafede olsalar da, onu “çözdük veya tanımladık” deyip, nokta koyduğumuz anda bile, varılan sonucun ne derecede gerçek veya doğru olduğuna dair kuşkuyla bakarız. Nitekim, haksız da olmayız.
O andan itibaren, durum zamanla beraberinde bir anlamlandırma süreci başlatsa da, aslında söz konusu gerçeğin ne derecede soyut ve ne derecede somut olduğu gerçeğidir. İstesek de istemesek de ekseriyetle durum, burada düğümlenmektedir. Yani çözme ve tanımlama yeteneğinin çekirdeğini oluşturan gücün içimizde mi, yoksa dışımızda mı geliştiği sorusudur aslında. Zira zamanın göstergesi olan oluşum, hakikat ile diyalektiğin iç içeliğiyle ortaya çıkardığı bir işleyiş sonucudur. Bilge insanın bu konudaki “hiçbir soyut, tam olarak soyut, hiçbir somut tam olarak somut değildir” yargısı, son derece ufuk açıcı ve oldukça özgürlükçü bir yaklaşım biçimidir.
Ne var ki, pozitivist bilimciliğin aşırı derecedeki gerçekliğinin insan hayatının har alanına sirayet etmesiyle, en yüce moral değerlerinin araçsal ve görsel şekilde tarif edilmeye çalışılmasıyla; her bir arayış mutlak bir sona yazgılıymışçasına, varması gereken kapıya çıkmamakta; hak ettiği mutlulukla sonuçlanmamakta. Fakat şu da var ki, pozitivizmin bölümleme, ayrıksılaştırma ve en nihayetinde kesintiye uğratmak olarak somut yöntemsel veri ve sonuç meyilli metodolojisinin hayat bulmasında, kişinin kendi yaklaşım biçimi belirleyicidir.
Çünkü esasta kişinin davranışını yönlendirme noktasındaki niyet ve inancından bağımsız olarak, her bir yaklaşım biçiminin (gözle görülen) ufkunda bu sorun vardır. Bu da zamanla kişinin kendisini ele alış tarzına ve zamana zihniyet yanılsamasına dönüşür ki, doğal olarak her bir yaklaşım kendi zihniyetiyle sonuçlanır. Hal bu olunca da en güvenilir diye tespit ve tanımlamalar sürekli olarak hakikatini aramakla kişiyi meşgul eder ve boşa çıkarır.
Örneğin bir evin yapısal işleyişini düşündüğümüzde; evin en değerli yapısı olarak kapı, bu bağlamda açıklayıcı bir durumu teşkil eder. Maddi gerçekliği göz önündedir. Tahta, plastik ya da demir oluşu fark etmez. Bu somut bir gerçektir. İnkAr edilemeyeceği kadar gerçektir. Fakat doğru olan “aç ve kapa”dan ibaret olduğudur. Ama ne var ki, yapı olarak her iki somut durumda da kapıyı ifade etmediğidir. O daha fazla (belki de başka) bir şeydir. Sorun şu ki, bu durumda düşünme yeteneği olmayan herhangi bir canlının beklentisi ile düşünen bir insanın beklentisi muhtemelen şu veya bu şekilde örtüşmektedir.
O halde, bu durumda figür değil, faktör devrededir ve onu o yapan asıl şey, söz konusu yapının getirici ve götürücü özelliğinde saklıdır. O da hakikattir. Dolayısıyla işlevi de, varlığı da (dokunabilirliği de dahil) bu derecede soyuttur. Buradaki hakikat söz konusu nesnel gerçekliğin içindeki öznededir ve o da soyuttaki somuttur. Aslında dokunulabilir olan şeyin bir yanılsamadan ibaret olmadığının bilincine varmaktır, soyut olan şey. O da somuttur. Yani açılıp kapanıyor olması özde onu tek başına kapı olarak doğrulamamaktadır.
Yalnız şöyle bir sorun da var ki; çok boyutlu hayatı somut örneklemelerle açıklamaya çalışmak oldukça risklidir. Çünkü aynı anda pozitivizme düşmek an meselesidir ki, pozitivizmin en yutucu tuzağı bu yöntemdir. Somut örneklendirmelerle dokunulabilinir kılınan gerçekliğin devamında gelen her bir yaklaşım ve dokunuşla o gerçeklik törpülenir ve zamanla hakikatini yitirebilir. Simgeler ve sıfatlar kazandığı ölçüde de başkalaşıma uğrar ki, muhtemelen artık kendisi değildir.
Ama hiç kuşku yok ki, hayat gerçekçi olmayı dayatır. Zira kişinin yaşadığının farkında olması demektir ve kaçınılmazdır. Ancak kişinin kendi misyonlarının farkında olmasının hissiyatıyla o hassas dengeyi aydınlatmalı. Çünkü hayat, kişinin içinde bulunduğu maddi yaşam koşullarının dışındaki olgularla da açıklanabilir çoğu zaman ve hakikat de odur çoğu zaman.
Tekirdağ 2 nolu F Tipi Cezaevi