KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, Devrimci-Demokratik Güç Birliği geliştirilerek tüm Türkiye toplumunu ayağa kaldıracak çok güçlü bir mücadele içerisine girilmesi gerektiğini belirterek “Bu sorumluluğu kendisine demokratım, özgürlükçüyüm, solcuyum, sosyalistim, devrimciyim, çevreciyim, feministim, anarşistim, barış severim diyen herkes, her siyasi ve sivil yapı taşımalı ve harekete geçmelidir” dedi.

Eşbaşkan Hozat, ANF’den Özgür Çayan’ın sorularını yanıtladı. Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili geniş söyleşi dün ANF’de yayınlandı. Hozat, AKP yönetimindeki Türk devletinin, Kürtlere yönelik saldırılarını kentlerin tahribatına ve katliam tehdidiyle yurtsuzlaştırmaya vardırmasının sonuçları olacağını belirtti. 


Rejimin yeniden dizaynı

AKP’nin 12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn etmeye çalıştığını; 2023 hedefinin de İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) rejimin tamamlanması olduğunu belirten Hozat, en büyük engel olarak görülen Kürtlerin öncellikle hedef alındığını söyledi. Hozat, şöyle devam etti: “Kürtler her türlü baskı ve zulüme karşı tek bir milim geri adım atmadan, boyun eğmeden onurluca direniyorlar. AKP Kürtleri ezmeden sonuç almayacağını çok iyi bildiği için tüm gücüyle Kürtlere saldırıyor. AKP çok iyi biliyor ki, Kürtleri ezerse önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Çünkü şu anda korkusuzca direnen tek güç Kürtlerdir. Kürt kentlerini yerle bir ediyor, katliamlar yapıyor, aydınlarını infaz ediyor. Özellikle özyönetim direnişinin geliştiği kentleri ezerek tüm Kürtleri ezmeye ve sindirmeye çalışıyor. Kürtlerin direnişini ezerek Kürtleri teslim alıp 2023 planları önündeki en büyük engeli ortadan kaldırmaya çalışıyor.” 


Kazanan kaderini belirleyecek

Besê Hozat, şu anda aslında iki rejim paradigmasının ve projesinin savaşı ve çatışmasının sözkonusu olduğunu belirterek, şöyle tarif etti:

*  Biri AKP’nin başını çektiği İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) neo faşist rejim projesi,

* Diğeri de Kürtlerin başını çektiği Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen Demokratik Özerklik projesi. 

Bu savaşın kazananının Türkiye’nin kaderini belirleyeceğinin altını çizen Hozat, “Bu süreç AKP-DAİŞ faşizmine karşı herkesin safını belirleme ve kendisini netleştirme sürecidir. Yani AKP’nin neo faşist rejimine boyun mu eğilecek yoksa Kürtlerin devrimci-demokratik direnişine güç verilerek ve ortak mücadele çatısı altında bir araya gelinerek direniş mi yükseltilecek? Herkes safını netleştirerek harekete geçmelidir” dedi.


AKP masada olmayacak

AKP’nin odaklandığı tek noktanın savaş olduğunu; iç ve dış siyasetini buna göre belirlediğini kaydeden Hozat, ancak AKP ne yaparsa yapsın Kürtlerin direneceğini söyledi. Hozat, şunun vurguladı: “Bu savaşın gideceği nokta eninde sonunda yine masa olacaktır. Fakat AKP bu kafayla giderse -ki gideceğe benziyor- bu masada AKP olmayacaktır.”


En etkili cevabı vereceğiz

Mevcut sürecin çok yaygın ve kapsamlı bir mücadeleyi/direnişi dayattığını ifade eden Hozat, “Biz bundan sonra da halkımız ve dostlarımızla birlikte AKP faşizmine karşı her yerde mücadeleyi yükselterek sürdüreceğiz. AKP’nin yaptığı katliamlara karşı gereken cevabı en etkili bir biçimde vereceğiz” dedi.


Türkiye toplumu sessiz!

Hozat, özellikle Türkiye toplumunun sassizliğine dikkat çekti.

“Saldırılar karşısında Türkiye toplumu sessizdir. Olup biteni izleyen ve gözleyen bir pozisyondadır. Türkiye toplumu Kürdistan’da yürütülen bu kirli savaşa ve yapılan bunca katliama kayıtsız kaldıkça bu savaş tüm toplumu da içine alarak sürecektir. Türkiye toplumu Kürdistan’da olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını kapatarak kendisini kurtaramaz” diyen Hozat, “AKP’nin faşizmini bu kadar rahat uygulamasının sebebi de toplumun bu kayıtsızlığı değil midir?” diye sordu.


Türkiye de Kürdistanlaşacak

Bu savaşın adım adım tüm Türkiye’ye yayılacağını; AKP’nin savaş politikalarının Türkiye’yi de Kürdistanlılaştıracağını kaydeden Hozat, şunları vurguladı: “Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Kürdistan’da savaş bütün vahşetiyle devam ederken Türkiye bundan azade kalamaz. Kalması mümkün değildir. Bu savaş herkesi saracak ve içine alacaktır. Halklar birlikte direnir ve ortak bir direniş geliştirirse bu felaketin önüne geçilebilir aksi halde iç savaş Türkiye’nin kaderine düşen şey olacaktır. Zaten şu anda yaşanan da aslında biraz budur. Bu durum önümüzdeki günlerde ve aylarda tüm Türkiye’yi içine alarak bütün şiddetiyle devam edecektir.”


Ne yapılabilir?    

Anti faşist güçlerin bir blok altında biraraya gelerek topyekün toplumsal direnişe öncülük yapmaları; Devrimci-Demokratik Güç Birliği geliştirilerek tüm Türkiye toplumunu ayağa kaldıracak çok güçlü bir mücadele içerisine girmeleri gerektiğini belirten Hozat, “Türkiye’de tek bir saat bile zaman kaybetmeden faşizme karşı hareket geçmelidir. Bu sorumluluğu kendisine demokratım, özgürlükçüyüm, solcuyum, sosyalistim, devrimciyim, çevreciyim, feministim, anarşistim, barış severim diyen herkes, her siyasi ve sivil yapı taşımalı ve harekete geçmelidir” diye konuştu.



Üçüncü gözün yokluğu


“Uluslararası güçler üçüncü bir göz olarak devrede olsalardı süreç diyalogdan öte bir noktaya taşınabilirdi. Yani AKP müzakereye zorlanabilirdi” diyen besê Hozat, AKP’nin bunu bildiği ve öngördüğü için ısrarla uluslararası bir üçüncü gözün sürece katılmasını istemediğini hatırlattı. Hozat, şunları ekledi: “Çünkü AKP’nin müzakere yapma gibi bir niyeti ve düşüncesi yoktu. AKP’nin böyle bir niyeti olsaydı uluslararası güçlerden oluşan bir üçüncü gözün süreci gözlemesinin ne gibi bir zararı olabilirdi ki? Aksine çok büyük yararları olurdu. Bu heyet süreci hem gözler ve hem de kolaylaştırıcı bir rol oynardı. Bir sorun ve tıkanma durumu yaşandığında kimden nasıl kaynaklıysa destek sunar aştırmaya çalışırdı. Bir de tabii Kürt sorunu artık bölgesel ve uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Bu açıdan bakmadığımızda da uluslararası güçlerin müdahil olmasından daha doğal ve meşru bir durum olamaz değil mi?”


Türkiye yöntem değiştirdi


Türk devletinin 2011’den bu yana Suriye’deki savaşın tarafı olarak çinde yer aldığını; hem Kürtlerin Rojava Kürdistan’ında siyasi bir statü sahibi olmasını engellemek hem de Türkiye’nin güdümünde yeni bir rejimin şekillendirmek için kıyasıya savaştığını hatırlatan Besê Hozat, bütün bu süreci detaylarıyla anlattı. Hozat’a göre; Türkiye’nin DAİŞ ile işbirliği ayan beyan ortaya çıkınca ve artık gizleyecek bir tarafı kalmayınca bu defa İncirlik üssünü koalisyon güçlerine açarak bu durumu örtbas etmeye, Uluslararası Koalisyon’un desteğini alarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeye ve Rojava Devrimi’ni bu biçimde ortadan kaldırmaya çalıştı. Yöntem değiştirdi; 

* DAİŞ ile savaş adı altında DAİŞ’i pazarlamaya başladı. 

* Göçmen şantajı ile Avrupa’yı, Amerika’yı sıkıştırmaya başladı. 

Cerablus planı bu sürecin sonucu olarak şekillendi. YPG’nin Cerablus’a girmemesi ve Cerablus’un DAİŞ’in elinde kalması için elinden gelen herşeyi yaptı. DAİŞ de dahil Ehrar El Şam ve El Nusra’yı korumak için Rus uçağını düşürdüğü, Cerablus’u bu güçlerin denetiminde tutmak istediği bir gerçektir. Rusya bu güçleri vurdu. Türkiye de bu güçleri korumak için Rus uçağını düşürdü. Tabii Türkiye’nın Rus uçağını düşürmesinin tek nedeni bu değildir. Türkiye bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefledi. Rusya uçağını düşürerek Amerika ve Avrupa’yı biraz daha yanına çekmeye ve bu güçlerden yararlanmayı amaçladı; Kobanê ve Efrîn kantonlarının birleşmesini engellemeyi, Kürtlere ve demokrasi güçlerine karşı yürüttüğü savaşı desteklemelerini ve seslerini çıkarmamalarını istedi. Suriye’nin yeniden dizaynında ve yeni sistemin kurulmasında söz sahibi olmayı hedefledi.

Son noktada ise DAİŞ ile El Nusra ve Ehrar El Şam’ı uzlaştırarak bu birleşik güçten meşru bir muhatap yaratmaya çalıştı. AKP’nin Cerablus politikası biraz buna dayanıyor. Yani bu üç gücü Ehrar El Şam çatısı altında birleştirerek meşru bir muhatap yaratmaya çalışıyor. Uluslararası Koalisyon ile bu konuda görüşmeler yapıyor. Anlaşılan o ki bir uzlaşma durumu gelişiyor. AKP’nin Türkmen gücü dediği güç de budur. Cerablus’ta ciddi bir Türkmen gücü de yoktur. Türkmen dediklerinin hepsi JİTEM‘cidir. El Nusra, Ehrar El Şam ve DAİŞ’lidir. 


Batı’nın porjesi yok

Bu politikayla ne Türkiye ne de Amerika/Avrupa bir sonuç alır. Suriye’de kaos daha fazla derinleşir. Çete yapıları güçlendirerek ve bu güçlere hakimiyet alanları sağlayarak Suriye’de tek bir adım atılamaz. Bu demektir ki Amerika’nın ve Avrupa’nın Suriye’ye dönük bir çözüm politikası ve projesi yoktur. Suriye’de savaşın bir tarafı olan AKP ile çözüm geliştirme arayışı daha bugünden büyük bir fiyaskodur. 


Çözüm federasyondur

Suriye’de çözümün tarafları bellidir. Kürtler ve Suriye demokratik güçleridir. Çözüm ancak bu güçlerle Demokratik Suriye Federasyonu temelinde mümkün olabilir. Federasyon modeli, Kürtler başta olmak üzere çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplumsal yapıya sahip olan Suriye için en ideal çözüm modelidir. İç savaşın son bulmasında ve milyonların tekrar topraklarına geri dönmesinde en gerçekçi çözüm modelidir. Amerika ve Avrupa gerçekten göçmen ve DAİŞ sorununu çözmek istiyorsa o halde Demokratik Suriye Federasyonu projesini Kürtler ve Suriye’nin demokratik güçleriyle birlikte ele almalıdır. Bu güçler buna hazırdır.


 HABER MERKEZİ