Sevgili Cengiz Çandar, Kürdistan’daki manzaraya bakıp "adım adım iç savaşa doğru" diyordu, yangına verilen dağları, ulaşıma kapanan yolları, uçakların dalışı, helikopterlerin uçuşu ve bomba sesleriyle, savaşın dehşeti yaşanıyor.
Kısacası, "bin yıllık beraberlik" ve din kardeşliğiyle kaynaşmışlık palavrası varsın fırtınalar koparsın, Türk devleti, Kürdistan'da kum torbaları arasında saklanıyor, siperlenmiş simgesel varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Bu, Türk devletinin başlatıp, kirleterek sürdürdüğü bir savaştır. Sayısını kimsenin toparlayamadığı kadar çok olan kirliliklerden bir kir, dünkü gazetelerdeydi:
"Mardin’in Derik ilçesinde 13 kişiyi öldürmek, tecavüz ve işkence yapmakla suçlanıp, ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanan, ancak aklanan Ankara Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Musa Çitil terfi edip tümgeneralliğe yükseldi."
Bir başka örnek:
Kürdistan’da suçlar işlemek ve Kıbrıs'ta da gazeteci Kutlu Adalı’yı öldürmekle suçlanan General Galip Mendi de aklananlardan biri olarak Jandarma Genel Komutanı oluyordu.
Her neyse, yazımızın konusu savaş suçları değil, enstantanelerle Türk ordusunun yenilgisidir. Yenilgide, futbol deyimiyle uzatmalar oynanıyor ve Kürdistan’ın bütün şehir ve kasabalarında da, nihai çıkışın hayaleti kendini hissettiriyor.
Türk devleti, Kürdistan şehirlerinde kum ve toprak dolu torbalarla örülen mevzilerle kendini savunmaya geçmiş. Makinalı tüfek yuvaları, kulelerde siperlenmiş, kurşun geçirmez zırhlı, savaş teçhizatlı, parmakları tetikte askerler, dost ile hamle edecek düşmanı ayırt etme çabasıyla, gelip geçenleri fıldır, fıldırak inceliyor, yakın gidene, namlu doğrultup "parola" diye bağırıyorlar.
Valilik, kaymakamlık, polis ve asker kışlaları ayrıca önemsenmişlikle tahkim edilmiş. Çünkü, TC’nin Kürdistan'daki varlığı, "asayiş"ten ibarettir. Asayiş ise korku unsuru sopa, namlu ve postaldır.
Korku imparatorluğu olarak korkulukları koruyor…
Korkuluklar bir arada, TC’nin Kürdistan’daki egemenliğini simgeler, var olmanın delilini, otoritesinin temsil eder.
O nedenle, hayatın nabzı, kum torbaları arasına sıkışmıştır.
Geçmişin ruhu olan işgal topraklarından Cezayir, Vietnam, Tunus, Libya’daki ulusal kurtuluş savaşına dair sayısız makale, röportaj, kitap yayımlandı. Pek çok film yapıldı.
Bunların, savaşı kaybetmiş işgalcilerin, kum torbaları arasına sıkışmış son halleriydi. Sonunda, kendi hapishanelerini inşa edip içinde oturuyorlardı.
Türk devletinin vardığı nokta budur. Savaş unsurları, kitle tabansız, yalnız ve korkuya esirdi. Kışlanın dışında, kimse sokağa çıkamıyor, tek başlarına bakkala, manava gidemiyor, kum turbaları ve silahlı nöbetçilerle tahkim edilmiş lojmanlarda mahpusluk yaşıyorlardı. Gerilla avına çıkan, konrolünü kaybettikleri mıntıka ve yolları geri almaya giden birlikler, ölü ve yaralılarını toplayıp geri dönüyorlar.
Gerilla liderlerinden Duran Kalkan, "daha savaşın başlangıcındayız, gerilla henüz tetiğe dokunmadı, sadece yerel güçler savunmada" diyordu, ama savaşın korku dalgaları çoktan İstanbul’a ulaşmıştı.
Kenarı, ucundan sansür altındaki medyaya yansıdğına göre İstanbul da korku şehriydi. İnsanlar, bomba korkusundan metro ve çarşı-pazardan uzak gidiyorlardı.
Türk ordusu, kendini savaşta sanıp dağları yangına veriyor, ormanları, ekinleri yakıyor, savaş uçakları, Güneydeki Zergelê Köyünü uykuda basıyor, katliam yapıyor, Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da, "sivilleri bombaladığımız alçakça bir yalandır" diyerek dünyayı kandırmaya çıkıyordu.
Cumhuriyet gazetesinden Ayşe Yıldırım Başlangıç, Zergelê Köyü Katliamı suçunu Arınç’ın alnına yapıştırıyor ve alçaklığı aydınlığa çıkarıyordu:
"Siyahlar içindeki genç kadın elinde kocasının fotoğrafıyla yıkıntılara koştu. Taş yığını içindeki yarısı yanmış beton direğe sarıldığında "Evimi yıktılar, Erdoğan evimi yıktın" diye haykırdı."
Umutsuzluk, kaybedenlerin son çırpınışıdır. Kazanayım derken, insanlık suçu bataklığında boğulurlar genel olarak...