- İhanet, hakikatin yanında hafızayı hedef alır. Bu yüzden önce geçmiş küçültülür, mücadele değersizleştirilir, fedakarlıklar alaya alınır. Sonra insanlar birbirine yabancılaştırılır.
- İnsan, kendi halkına bakıp kendini göremediği gün, ruhunun bir parçasını kaybetmiş olur. O yüzden özgürlük, insanın kendi içine dönüp işgal edilmiş taraflarını geri almasıdır da.
MEM ARYAN
İhanet, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca birkaç kişinin taraf değiştirmesi değildir; bazen bir toplumun ruhunda yıllarca biriken kırılmaların görünür hâle gelmesidir. İşgal edilmiş, parçalanmış, uzun süre inkâr edilmiş toplumlarda ihanet yalnızca siyasal bir mesele olarak ortaya çıkmaz; aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir yaraya dönüşür. Uzun süre baskı altında yaşayan halkların yaşadığı en büyük yıkım, insanın kendi sesi, hafızası ve hakikatiyle arasına mesafe koymaya başlamasıdır. Bir halk yalnızca sınırlarla parçalanmaz; diliyle, geçmişiyle ve kendine dair kurduğu anlamla da parçalanabilir. Çocukların kendi ana dilini korkuyla öğrendiği, insanların kendi kimliğini bazen saklayarak, bazen küçülterek yaşamak zorunda bırakıldığı toplumlarda sömürge yalnızca dışarıda kurulmaz; insanın içine de yerleşir. Uzun süre baskı altında yaşayan toplumlarda egemen güç, yalnızca kurumlara hükmetmez; zamanla insanın düşünme biçimine, hafızasına ve kendini algılayışına da sızar. İnsan bazen zinciri kırmak yerine, zinciri kendi bileğinde taşımaya alışır. Bir süre sonra baskıcı güç dışarıda bir asker, bir devlet ya da bir sınır olmaktan çıkar; insanın içinde büyüyen sessiz bir gölgeye; o gölge bazen kendi halkına karşı konuşan bir sese dönüşür.
Kürdistan tarihinde bu yüzden ihanet yalnızca savaş meydanlarında görülmedi. Bugün başka bir biçime büründü; ekranların arkasında, sosyal medya hesaplarında, görünmez kimliklerin içinde ya da açık açık dolaşıyor. Dün silahla yapılan şey, bugün kelimelerle yapılıyor. Eskiden karakollarda hazırlanan raporlar vardı; şimdi linç kültürü, manipülasyon ve parçalama dili var. İhanetin ilk hedefi çoğu zaman hakikat değildir; hafızadır, çünkü bir halkın hafızası güçlü kaldığında, yenilgiler geçici olur. Bu yüzden önce geçmiş küçültülür, mücadele değersizleştirilir, fedakarlıklar alaya alınır. Sonra insanlar birbirine yabancılaştırılır. Bir toplumun bağları çözülünce düşmanın işi kolaylaşır. Parçalanmış bir halkı dışarıdan yıkmak gerekmez; birbirine şüpheyle bakması yeterlidir. Burada daha derin bir trajedi vardır; halkına yabancılaşan insan, çoğu zaman kendine de yabancılaşır. Bu nedenle sürekli kusur arar; sürekli karalama peşinde koşar; sürekli bir yanlış yakalama telaşı yaşar. İçinde susturamadığı bir hesaplaşma vardır. İnsan en çok, ait olduğu şeyi inkar ederken öfkelenir. Kendi yarasını görmek istemeyen kişi, aynayı kırmaya çalışır.
Bu yüzden ihanet çoğu zaman yalnızca bir tercih değil, ruhsal bir savrulmadır. İnsanı çirkinleştiren tarafı da budur, çünkü insan kendi köküne saldırdıkça, yalnızca bir fikre değil, kendi varlığının anlamına da saldırır. Zamanla hakaret, küçümseme ve inkar bir düşünce değil, bir sığınak haline gelir. Mesele yalnızca ihaneti teşhis etmek değildir, çünkü her ihanetin ardında cevapsız kalmış bir soru, bastırılmış bir korku ve yarım bırakılmış bir benlik yatar. Sömürge düzenlerinin en büyük başarısı toprağı almak değildir; insanı kendisinden şüphe eder hale getirmektir. Bir halk kendine yabancılaştırıldığında, artık zincire ihtiyaç kalmaz; insanlar zinciri birbirine taşır. Yine de tarihin sessiz bir yasası vardır. Halklar ihaneti unutmaz fakat yalnızca ihanetle de yaşamaz. Halkların hafızası, mezar taşlarında değil, annelerin dilinde, sürgünlerin özleminde, dağların sessizliğinde ve çocukların geleceğe kurduğu cümlelerde taşınır. İhanet edenler çoğu zaman günü kurtarır ama halklar zamanı taşır. En acı gerçek şudur; bir halkı yıkan ilk şey düşmanın kurşunu değildir. İlk yıkım, insanın kendi yüzüne yabancılaşmasıyla başlar. İnsan, kendi halkına bakıp kendini göremediği gün, ruhunun bir parçasını kaybetmiş olur. O yüzden özgürlük yalnızca bir coğrafyanın kurtuluşu değildir; insanın kendi içine dönüp işgal edilmiş taraflarını geri almasıdır. Bazen en uzun sürgün, ülkeden değil; insanın kendi hakikatinden uzak düşmesidir. En büyük dönüş de sınırları aşmak değil, yeniden kendine dönebilmektir.