- Komün fikri, yalnızca idari bir model olarak değil, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulması arayışı olarak da okunabilir. Elbette hiçbir toplumsal model, tek başına bütün sorunların çözümü değildir.
MEM ARYAN
İnsanlığın en büyük kırılması, ne ilk savaşta ne de ilk devletin kuruluşunda aranmalıdır. Asıl kırılma, toplumun kendi ahlaki dokusunu yitirmeye başladığı anda yaşandı. İlk yara, insanın doğadan kopması değil, insanın toplumsallığını iktidara devretmesiydi. İlk insan toplulukları, bugünkü anlamda yoksul değildi, çünkü zenginlik, biriktirilen nesnelerle değil, paylaşılan yaşamla ölçülüyordu. Toplumun gerçek sermayesi güven, dayanışma ve ortak bellekti. Komün, yalnızca ekonomik bir örgütlenme değil, yaşamın ahlaki biçimiydi. Üretim kadar paylaşımın, birey kadar topluluğun esas olduğu bir varoluştu.
Tarih boyunca iktidar, yalnızca toprakları değil, bu toplumsal ahlakı da ele geçirmeye çalıştı. Devletin büyümesi, çoğu zaman toplumun küçülmesi anlamına geldi. Merkezi otoriteler güç kazandıkça, yerel yaşam alanları, ortak karar mekanizmaları ve dayanışma kültürü zayıfladı. Böylece siyaset, toplumun ortak iradesi olmaktan çıkarak yönetici katmanların uzmanlığına dönüştü. Ortadoğu’nun trajedisi de yalnızca modern çatışmalardan ibaret değildir. Bu coğrafya, insanlık tarihinin en eski yerleşimlerini, ilk tarım topluluklarını ve kadim kültürlerini barındırırken, aynı zamanda en yoğun iktidar mücadelelerinin de sahnesi oldu. İmparatorluklar, ulus-devletler, mezhep rekabetleri ve dış müdahaleler birbirini izledi fakat toplum çoğu zaman kendi öz örgütlenmesini kurma imkanını kaybetti.
Bugün bölgede yaşanan krizlerin önemli bir kısmı, yalnızca siyasi sınırların değil, toplumsal bağların da parçalanmış olmasının sonucudur. Güvenin yerini korkunun, ortak yaşamın yerini kimlik eksenli kutuplaşmaların alması, toplumu sürekli yeniden üretilen bir çatışma döngüsüne sürüklüyor. Bu nedenle komün fikri, yalnızca idari bir model olarak değil, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelik bir arayış olarak da okunabilir. Burada temel soru, iktidarın kimde olduğu değil, kararların ne kadar aşağıdan yukarıya, katılımcı ve ortak biçimde üretildiğidir. Yerel meclisler, dayanışma ağları, kadınların ve gençlerin siyasal yaşama katılımı, farklı kimliklerin birlikte yaşayabileceği mekanizmalar bu arayışın parçaları olarak düşünülebilir. Elbette hiçbir toplumsal model, tek başına bütün sorunların çözümü değildir. Her öneri, insan hakları, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk ve bireysel özgürlüklerle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Toplumsal dayanışmayı güçlendiren her yapı, farklı görüşlerin barışçıl biçimde var olabilmesini de güvence altına almak zorundadır.
Belki de insanlığın ilk yarası, gücün paylaşımın önüne geçmesiydi. Eğer öyleyse, iyileşme de yalnızca yeni kurumlar kurmakla değil, toplumun yeniden birbirine güvenmeyi öğrenmesiyle mümkün olacaktır. Tarih bize gösteriyor ki; hiçbir uygarlık, yalnızca askeri veya ekonomik gücüyle kalıcı olmamıştır. Kalıcı olanlar, ortak yaşamı sürdürebilen, farklılıkları çatışmanın değil, birlikte var olmanın zemini hâline getirebilen toplumlardır. Geleceğin en önemli sorusu belki de hâlâ aynıdır: Toplum, kendi kaderini yeniden ortak akıl ve ortak sorumluluk temelinde kurabilecek midir? Bu sorunun cevabı yalnızca Ortadoğu’nun değil, giderek parçalanan bütün dünyanın geleceğini de belirleyecektir.