Cumhuriyet tarihinde eğitim sistemi ve uygulamaları sürekli tartışmalı olmuştur. Bunun temelinde ise eğitim ideolojik ve İslami yaklaşımlar yer almaktadır. Fakat eğitim müfredatına ideolojik ve İslami referanslar üzerinden bakılamaz! Çağdaş bir bir ülkede eğitimin temelinde seküler bilimsel bakış açısı hedef alınmalıdır. Türkiye’de son yıllarda eğitim konusundaki temel sorun, sözünü ettiğimiz daha çok İslami parametreler bazında ortaya çıkmaktadır.
Türk milli eğitiminin merkezinde gerçek manada bilime dayalı bir eğitim sistemi yerine, devletin/Kemalizmin tekçi zihniyetli bekasını yaşatmaya dönük, gerçeğe dayanmayan bir propaganda eğitimi verilmektedir. Esasında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gelmiş-geçmiş bütün müfredatlar pedagojik değil de, ideolojik bir düzlemde hep ele alınmıştır. Çünkü ulus devletinin kuruluş temelleri, halklar mozaiğinin inkarı üzerinden şekillendirilmiştir. Halklar yoktur, bunlara ait kadim kültürel değerler, diller, inançlar yoktur, tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil, tek din vardır. Bunların bütününde ise Türk milleti şekillenmiştir. Hal böyle olunca, "bilgiye dayalı bir eğitim” yerine, "şanlı Türk tarihi ve barışçı İslam dini!” çerçevesinde geliştirilen slogansal belli kalıpların ezberletilmesi yeterli görülmüştür. Özellikle son on beş yılda üniversite mezunları ve hatta akademik kariyeri olan hocaların dahi yabancı dil (İngilizce) yetersizlikleri, buna verilecek en başat örnekler arasında gösterilebilir. Bu hazin durum felsefe, coğrafya, kültür-edebiyat-sanat, dahası müsbet bilimler alanında da aynen kendisini göstermektedir. Türkiyeli bir üniversite mezunu ya da bir akademik kariyere sahip olmanın, uluslararası arenada pek de bir getirisinin olmadığı pratikte anlaşılmaktadır.
Türk milli eğitim sisteminde yer alan din eğitimi, genel anlamdaki temel eğitimin ana merkezini oluşturmaktadır. Okullarda verilen din eğitimi; Diyanetin gölgesinde, Kur’an’dan daha çok sadece Hanefi mezhebi üzerinden şekillenmektedir. Dolayısıyla nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan başta Şafî mezhebi olmak üzere diğer İslami mezheplerden öğrenciler dışlanmaktadır. Bu alanda İslam içindeki muhtemel farklılıklar minimize edilerek, tek bir mezhebe, Hanefi mezhebine asimile-entegre edilmek istenmektedir. Zaten bu alandaki Şîî mezhebi asla görülmemektedir. Yine bu resim karesindeki Alevi inançlı öğrenciler, muhatap bile alınmamakta, yok sayılmaktadırlar.
Lakin devletin üst aklına göre Onlar; İslam coğrafyasının en köklü ayrık otu olarak telakki edilmişlerdir. Onlar, asırlardan beri Müslümanlaşmamış, sadece takiye ve siyasi taktiklerle İslam içinde nifak tohumları ekmekle meşgul olmuşlardır!Dolayısıyla son planlanan eğitim sistemiyle, Aleviler ne kadar hizaya getirilirlerse bunu bir kar olarak algılamaktadırlar. Oysa Türkiye Cumhuriyeti devletinin de kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 18. maddesi, "düşünce, vicdan ve din özgürlüğü”nü düzenler. Dinî eğitim, "düşünce, vicdan ve din özgürlüğü”nün gereği olarak görülür. Fakat bu temel madde, mevcut Türk eğitim sisteminde Aleviler için geçerli değildir. Zira Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde ve sonraki oluşturulan parametrelerinde Aleviler; "düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne" sahip değiller.
Alevilerin inançlarını özgürce yaşaması ancak asimilasyoncu eğitim sistemine karşı örgütlenerek gerçekleşir.