Rauf KARAKOÇAN
Erdoğan ve Putin Soçi’de bir araya gelerek İdlib konusunda bir uzlaşıya vardılar. Bu uzlaşmanın İdlib’e nasıl yansıyacağı henüz netleşmezken, varılan mutabakatın pratik adımları dahi atılmamışken, yandaş Türk medyası diplomasinin zaferini ilan etti. Erdoğan’ın başarısını yere göğe sığdıramadılar. Tahran ve Soçi toplantısında Erdoğan’ın Radikal çete guruplarının temsilcisi olduğu resmen tescillenmiş oldu. Olası İdlib savaşının ertelenmiş olması sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Sorunların çözüm mantığı da çözüm içermiyor. Henüz ortada bir gelişme yokken başarıdan bahseden yandaş medyaya başka çevreler de katıldı. AB ülkeleri açısından başarı göstergesi kendilerini rahatsız eden mülteci akımının olmamasıdır. “Avrupa ülkelerine mülteci gitmesin gerisi ne olursa olsun” anlayışı başarıdır. BM açısından da başarılı sayılan Soçi toplantısının, insani dramların önlenmesine hizmet edeceğine vurgu yapılmaktadır.
Gerek Türkiye ve gerekse de Rusya’nın Suriye politikalarında kısmi ortaklaşmaları, çözüm olarak uzlaştıkları konu; İdlib sorununun çözümüne ilişkindir. İdlib önemlidir fakat Suriye savaşında son kerte değildir. Suriye’nin kaderini belirleyen ana konu da değildir. Verilen mesajlarda da bu anlaşılmaktadır. Tahran toplantısından sonra İran, Fırat’ın doğusuna dikkat çekmiştir. Rusya, Soçi toplantısından sonra “asıl ana tehlike Fırat’ın doğusudur” değerlendirmesinde bulunmuştur. Türkiye’nin ise temel politikasının Kürt düşmanlığı olduğu biliniyor ve her fırsatta Fırat’ın doğusuna dikkat çekmektedir. Rusya, İran ve Türkiye üçü birden Fırat’ın doğusunu tehlikeli görmeye başladılar. Bu açıklamalar alenen Kürt düşmanlığıdır. Fırat’ın doğusunda ABD varlığının bulunması gerekçe gösterilse de özünde Kürt karşıtı politikaların devreye sokulmasıdır. Ya da İdlib sonrasındaki hedef olarak Fırat’ın doğusunu göstermektir.
Soçi’yi başarı olarak gören uluslararası çevrelerin Fırat’ın doğusunu hedef gösteren değerlendirmeler karşısında tavırları ne olacaktır acaba? Fırat’ın doğusunu hedef alan düşmanca açıklamaların yol açacakları insani felaketin boyutları İdlib’ten kırk kat büyük ve ağır sonuçları olacaktır. Efrîn işgalinden biliyoruz ki ne BM ve ne de AB ülkelerinden hiçbirinden Türk devletinin vahşetini kınayan bir açıklama duymadık. Türk devletinin Efrîn’de süre gelen barbarlıkları devam etmesine rağmen yine de göz yumulmaktadır. Efrîn işgaline fiilen yol açan Rusya’nın, Fırat’ın doğusunu ana tehlike olarak göstermesi Kürt düşmanlığında Türkiye ile aynı hizada olduğu anlamına gelmektedir.
Soçi toplantısına ilişkin memnuniyetlerini beyan eden uluslararası güçler, Kürt düşmanlığına da onay vermiş oluyorlar. Çünkü Soçi toplantısından hemen sonra, Fırat’ın doğusu daha yüksek bir sesle “ana tehlike” olarak seslendirilmiş oldu. Kürtlere ilişkin tehditkar açıklamalar birbiri ardına gelirken bundan memnunluk duymak iki yüzlülüktür. Suriye’nin geleceği tartışılırken Kürtler dışlanmış durumdadır. Kürtleri tehlike olarak gören güçler aynı zamanda yeni Suriye anayasası için de bir araya geleceklermiş! Anayasa komisyonunda Türk devletinin yer alması demek Kürtlerin tasfiyesi demektir. Kürtler için tehlikenin boyutları bilinenden de ötedir.
Suriye’ye ilişkin atılacak her adımda, izlenecek her politikada, yapılacak her anlaşmada Türk devletinin içinde olması demek Kürt düşmanlığının devam etmesi demektir. Hemen her platformda açıktan yapılan Kürt düşmanlığına karşı sessiz kalınmaktadır. Hatta memnunluk duyulmaktadır. Ortadoğu’daki savaşın yol açtığı felaketin ve insani trajedinin boyutları ile ilgilenen yoktur. Timsah gözyaşları dökmekten başka bir anlam ifade etmemektedir. Egemen devletler kendilerine zarar gelmediği müddetçe müdahil olmazlar. Kürtlerin bu savaşın neresinde yer aldığı bilinmektedir. DAİŞ saldırılarında en fazla hedef alınan kesim Kürtlerdir. Kürtlerin yerleşim alanları yerle yeksan edildi. Güney Kürdistan’dan, Şengal’den Kobanê’ye kadar geniş bir hatta Kürt yerleşim yerlerine saldırılar olurken egemen güçler sessizce izlemekle yetinmişlerdir. Dünya insanlığına musallat olmuş DAİŞ gibi büyük bir belayı bölgeden def etmek için en aktif savaşanlar da Kürtler olmuştur. Hal böyle iken Kürt düşmanlığı yapmak ve tehditkar açıklamalarda bulunmak da neyin nesidir?
Astana üçlüsü olarak bilinen Rusya, İran ve Türkiye İdlib’de henüz adım atmamışken Fırat’ın doğusunu “ana tehlike” olarak göstermeleri açıktan bir Kürt düşmanlığıdır. Kürtleri çözümün dışında tutan yaklaşımlarda ha keza aynı anlama gelmektedir. İdlib’de bir denklem kurulmaya çalışılırken, Kürtlerin hedef gösterilmesi, demokratik taleplerin göz ardı edilmesi, bölgede sonu belirsiz daha büyük felaketlere yol açacağı bilinmelidir. Kürtler kapıdaki tehlikeyi görmeli, düşmanca politikaları deşifre etmeli, teşhir etmeli ve her açıdan tedbir geliştirmelidir.