Bütün dünyanın gözü İdlib üzerine odaklanmış bulunuyor. Sorunun savaşla mı görüşmelerle mi çözüleceği kesinleşmiş değil. Ama görüşmelerle çözülmesi kolay görünmüyor. Zaten Rusya ve Suriye bombalamaya başladı. ABD ve diğerleri de tehditler yağdırıyor.

Suriye’de çatışmalar başladığında hatta başlamadan önce “Yeni Osmanlı, bakiye topraklarımız, Lozan’da bize haksızlık yapıldı” vb. diyerek sınırları tartışmaya açan Erdoğan oldu. Hatta bu hızla Musul, Kerkük, Halep ve Şam’a plaka numarası bile hazırlandı. Erdoğan iki ay sonra Cuma namazını Şam’da, Emevi Camii’nde kılacağız” diyecek kadar pervasızdı. Püsküllü fesli bir tarih başdanışmanının aklına uyup meydana döküldüler, yola düştüler.

Bu süreçte DAİŞ-El Kaide, El Nursa, ÖSO ve İhvan-ı Müslimin’in türevi olan tüm örgütler Türkiye’de üslenip besleniyordu. Hatta onlara düzenli maaş bile bağlandığı ortaya çıktı. Öyle gizli saklı değil, sınır boylarında nasıl üslendikleri,  eğitildikleri ve gidip Suriye’de nasıl savaştıkları televizyonların magazin programlarında kahramanlık öyküleri olarak anlatılıyordu. Sınırdan canlı yayın yaparak atılan topları sayan ve nereye düştüğünü anlatanlar bile vardı. DAİŞ’in yakarak öldürdüğü ya da boğazını kesip nehre attığı askerler TV’lerde gösteriliyordu. Rus uçağı düşürülünce yaralı olarak kurtulan pilot yakalanmış ve öldürülmüştü. Bunu yapan eski ülkücü bir çete üyesi TV’lerde kahramanlık hikayesi olarak anlatıyordu.

Erdoğan ve onun arkasında tek cephede birleşenler Türkçü-dinci-mezhepçi bir kafayla her türlü çeteyi sahneye sürdüler. Onlarla birlikte Êfrîn’i yakıp yıkıp işgal ettiler, talan ettiler.

Erdoğan’ın Ortadoğu ve Suriye politikası iflas ederken bu çeteler de İdlib’e yerleşti. Şimdi sivil halkı kalkan edinerek orada barınmaya çalışıyorlar. Ama ne Suriye ne de Rusya buna razı.

Türkiye’yi boğazına kadar kan denizine batıran Erdoğan ise yeni uyanıyor gibi. Şimdi Dışişleri Bakanıyla birlikte “Sivillere zarar gelmemeli, bu felaket olur” diye bağırıyorlar. İyi de, o zaman o çetelerinizi çekin, nasıl gönderdiyseniz öyle çekin. Nereden getirdiyseniz oraya götürün!

Erdoğan 2013 yılında başlayan diyalog sürecini siyasi çözüme götürmek yerine yarıda kesip savaşa girişti. Bu diyalog süreci başarılı olsaydı, çözüm aşamasına ulaşsaydı bugünkü gibi bir felaketin eşiğine hatta içine gelmezdik. Ama Kürtlere karşı dinci-mezhepçi-ırkçı çetelerle birleşip savaş politikasını tercih eden Erdoğan içte ve dışta imha savaşını tırmandırdı. İçeride Cizre, Şırnak, Nusaybin, Sur başta olmak üzere birçok şehir yerle bir edildi. Erdoğan bu şehirlerde öldürülen ve cenazesi günlerce buzlukta saklanan çocukları, cenazesi ortada kalan Taybet anayı ve bodrumlarda yakılan insanları hiç düşünmedi.

Şengal’deki son fermanın ve yollarda açlıktan, susuzluktan, hastalıktan can veren masumların kanı da Erdoğan’ın ellerindedir. Hepsinin üstüne de Efrîn işgalini ve katliamı-talanını ekleyin. Bunların hesabını vermesi gereken Erdoğan şimdi İdlib’de melek rolüne giriyor. Ama Erdoğan’ın işgalci-saldırgan politikası iflas etmiştir. Artık iti öldürene sürütürler. Bunu gören Erdoğan “Avrupa’yı mültecilerle tehdit ederek” isteklerini kabul ettirmeye çalışıyor.

Şüphesiz ki her güç kendi çıkarlarını esas alıyor. Kendi çıkarlarına göre ittifaklar kurup saldırıya geçiyor. Ortadoğu’daki statüko 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası galip devletler tarafından çizildi. Galip devletler ve yerel müttefikleri kendi çıkarlarına göre bir statüde anlaştılar. Ama Kürdistan halkları ve bir çok halk bütün temel insan haklarından yoksun bırakılarak köleleştirildi. Bu statüko ve bu zulüm hala sürmektedir.

Bugün kalıcı bir çözüm isteniyorsa dar ulusçu-milliyetçi-ulus devletçi kafalar hemen terk edilmelidir.

Bütün halkların eşitliğine ve özgürlüğüne dayalı demokratik bir çözüm olmadıkça savaşlar bitmeyecek ve bölge her geçen gün daha çok kanın aktığı bir kargaşaya sürüklenecektir.

Türkiye ve sömürgeci bölge devletleri de, bölgeden pay kapmak isteyen emperyal güçler de halkların iradesine saygılı olmalıdır. Yoksa bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da akacak kanların sorumlusu olacaklardır.