Ortadoğu bölgesi ya da daha doğrusu Batı Asya insanlık tarihinde etkileri hala süren ve sürecek olan bir bölgedir. İnsanlık tarihinde medeniyete geçişin ilk bölgelerinden biri olduğu kesindir. Son yıllarda Göbeklitepe kazılarında bulunan kalıntılar bölgenin 7-8 bin yıl denen yerleşim geçmişinin 10-12 bin yıldan fazla olduğunu ortaya koymuştur. İlk defa yerleşik hayata geçilmesi, tarımın yapılması, yazının bulunması gibi insanlık tarihinin yönünü değiştiren birçok adım burada atılmıştır.
Bu gelişmişliğin sonucu olarak birçok din ve felsefi akımın, tek tanrılı dinlerin çıkış yeri de bu bölgedir. Hz. Adem’den Hz. Muhammet’e kadar bütün peygamberler bu bölgede ortaya çıkmıştır. Bütün dinlerin en kutsal mekanları, mabetleri buradadır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık buradan bütün dünyaya yayılmıştır.
Tarihte cennet olarak tasvir edilen coğrafyanın Fırat-Dicle arasında kalan Mezopotamya olduğu bilinir. “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” sözü asma bahçeleri, bin bir çeşit meyve ve sebzeleriyle harika bir diyarı tasvir ediyor.
Ortaçağ boyunca bin yıl süren Haçlı seferlerinin amacı da bu bölge olmuştur. Çünkü Doğu ve Batı arasında bir köprü işlevi gören bu bölgeyi ele geçiren Uzak Doğu ve Asya’yı da yani meşhur tarihi İpekyolu’nu da kontrol edebilir.
Büyük İskender’den Moğollara, Haçlılardan Osmanlılara kadar bölgeyi işgal etmeyen kalmamıştır. Ama hiç biri de bölgeyi tekleştirememiş, kalıcı olamamıştır.
Süveyş kanalının yapılmasıyla Avrupa-Asya neredeyse birleşmiş gibi oldu.
Bölge tarihi, coğrafi zenginliklerinin üstüne bu iki kıta arasında kilit bir konum kazandı.
20. yüzyılda buna bir de petrol zenginliği ya da petrol belası eklendi.
Böyle bir bölge niye halkların cenneti değil de bataklık olsun? Bölgeyi bataklığa çeviren kimlerdir?
20. Yüzyıldaki iki büyük emperyalist paylaşım savaşında bu bölge bir türlü paylaşılamadı. Şimdi bu nedenle üçüncü paylaşım savaşının düğümü de bu bölgededir. Daha önceki iki büyük paylaşım savaşında doğrudan yer almayan ABD bu defa işin başından beri aktiftir. ABD, AB, Rusya, Çin ve diğer güçler de bölgede pay kapma yarışına girmiştir.
Bölgede etkili olan Türk, Arap, Fars devletleri bu emperyalist müdahaleye karşı çıkmak yerine onlarla uzlaşarak kendi gerici diktalarını sürdürmek derdine düşmüştür. En uç biçimde Erdoğan’ın dile getirdiği “tek, tek, tek, tek”çi diktatörlük tek tip insan ve toplumu dayatmakta, toplumları tekleştirmek için ağır bir baskı ve zulüm uygulamaktadır. Bu da sonu gelmez çatışma ve savaşlara yol açmaktadır.
Erdoğan iktidara geldiğinde “Müslüman demokrat bir sistem” kuracaklarını ve bütün İslam alemine “model ülke” olacaklarını iddia ediyordu. Bu amaçla birçok açılım-atılım paketleri açıkladılar. Bunların hepsi de kof ve boş çıktı.
“Vesayet sistemine son vereceğiz” diye yola çıktılar ama vesayetin en güçlü sürdürücüsü ve bekçisi oldular. Böylece Yeni Osmanlı, hilafeti getirme ve “bakiye toprakları” (Kerkük Musul, Şam’dan Selanik’e ve adalara kadar) yeniden fethetme hayaline kapıldılar. Bu amaçla her türlü İslamcı örgütle iş ve kader birliği yaptılar. Zaten bu İslamcı örgütlerin çekirdeği olan İhvan-ı Müslimin yıllarca Türkiye’de üslenip beslenmişti. Bu durum NATO’nun SSCB ve Warşova Paktı’nı yeşil kuşakla sarıp etkisiz hale getirme politikasına da çok uygundu.
Ortadoğu yeniden paylaşılırken Türkiye kendi kontrolündeki bu akımları Türk-İslam sentezine dayanan “Yeni Osmanlı” projesi çerçevesinde yeniden harekete geçirdi. Bu da Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere bütün ulusal ve dinsel toplumları eritip tek tipleştirmek demekti. İşte AKP’nin sarıldığı sözde çözüm bu oldu ve bu amaçla Kürtlere yönelik büyük bir imha savaşı başlattı. İran ve Irak devletlerinin de benzeri politikalarını görüyoruz. Kürtlerle anlaşması beklenen Suriye bile fırsat bulunca Kürtlere saldırıyor. İşte bölgeyi yaralayan ve her türlü enfeksiyona, dış müdahalelere açık hale getiren kangrenleşen bu yaralardır.
Türkiye, İran, Irak geçmişten beri “dış güçler”le anlaşıp Kürdistan’ı paramparça etti, sömürgeleştirip paylaştı. Kürdistan halklarını da köleleştirdi.
Bugün bu durum Kürdistan halklarının özgürlük mücadelesi sonucu sürdürülemez hale gelmiştir. Sadece Kürdistan’ın geleceği değil bölgenin de geleceği belirlenmektedir.
Ortadoğu kangrenleşip bir bataklık mı olacak yoksa özgürleşip halkların cenneti mi olacak?
İşte İdlib’de kördüğüme dönen sorun budur.
Elbette insanlık bu kördüğümü de çözecek ya da kesip atacaktır ama görülüyor ki kısa dönemde ve çok da kolay olmayacak.