İdlib bütün bölge ve dünyanın gündemine oturdu. Suriye’deki kriz açısından önemli bir eşik olarak değerlendiriliyor, İdlib krizinin çözümü.
En kritik soru ise uzun süredir çete yapılarını değişik isimler altında yeniden örgütleyerek bölgede işgalini kalıcılaştırmaya çalışan Türk devletinin tutumunun ne olacağı?
Bölge üzerinde kafa yoranların genel kanısı, İdlib’in Suriye krizinin çözüm aşaması olacak. Lakin çözüm aşaması, çözümün kendisi değildir. Çünkü Suriye’de son yıllarda yaşanan kriz öylesine komplike bir hal aldı ki, artık sorunun kördüğüm haline gelmiş olmasına tek bir sebep ya da tek bir tarafı neden olarak göstermek durumu tam izah etmiyor.
Kaldı ki sorun sadece bir yerin coğrafik olarak işgalciler ve çetelerin hakimiyetinden kurtarılmasıyla da izah edilemez. Durum oldukça girift bir hal almış durumda.
Suriye’de bölgesel ve küresel çapta hesaplar yapan, bunun için hamleler yapan her türlü politikayı ve bunun için de sürekli olarak değişkenlik arz edebilen ittifaklar kurmayı güçler kendileri açısından mubah görüyor. İdlib’in bu kadar çetrefil duruma gelmesi de bu hesapların sonucunda gelişti.
Erdoğan ve Türk devleti Misak-ı Milli hesapları ve yeni Osmanlı hayalleri kurarken, İdlib’i artık kesin olarak kendisinin yeni bir eyaleti olarak hayal etti. Bunu sağlama almak için de her türlü kirli çete yapısıyla ilişkilere girmekte beis görmedi.
Oysa Astana’da kendisine verilen görev bölgeyi başta El-Nusra olmak üzere her türlü çete yapısından temizlemesiydi. Ancak Erdoğan ve Türk devleti bunun tersini yaparak, çetelerin isminin değişimi üzerinden bölgede kalıcılığını garantiye almaya çalıştı. Ehrar’uş Şam, Feylaq Şam, Nusra, Türkistan İslam Partisi, Sultan Murat, Nureddin Zengi gibi örgütleri bunun için kullanmak istedi.
Hem ekonomik hem de silah desteği verdi. Ardından Nusra Cephesi dünyada terör örgütü olarak kabul edildiğinden ve gelen tepkileri dindirmek için ismini Heyet Tehrir El Şam olarak değiştirdi. Oysa özünde değişen bir şey yoktu. TC-Erdoğan devleti, mutlak surette bu çeteleri besleyerek İdlib’in kalıcı işgalinden faydalanmaya çalıştı.
Erdoğan bunları yaparken, aslında Astana’da kendisine verilen görevin aksini yapıyordu. Bir taraftan Rusya ve İran’la durumu idare ederken, bunlara karşı elini güçlendirmek için de ABD ve koalisyonla ilişkileri diri tutmaya çalıştı.
İki taraf arasındaki gerginliği kullanarak, İdlib ve tüm Suriye üzerinden geliştirdiği kirli politikalarına uygulama alanı açıyordu.
Ancak mevcut durumda sürecin böyle yürümeyeceği artık netleşmiş durumdadır. Ki, Rusya ve İran daha önce Türk devletine, Astana toplantısında kendisine verilen görevi yerine getirmesi çağrısı yapmışlardı. Ancak durum böyle gelişmedi.
Buna karşın güney Suriye’de işler biraz rayına oturunca, ordusu yönünü İdlib’e çevirdi. Hal böyle olunca Erdoğan işgalciliğinin manevra alanı iyice daralmış oldu.
Erdoğan mevcut durumda iki seçenekle karşı karşıya kalmış durumda; Ya çeteler ve kendisine bağlı ordunun İdlib’deki varlığında ısrar edecek ya da kurduğu Misak-ı Milli hayallerinden vazgeçecek. Geri çekilmek kendisi için kesin yenilgi anlamına gelecektir. Bu da özellikle iç kamuoyunda büyük tepki görmesine neden olacak.
İşgalde ısrar ise Erdoğan’ı yüksek olasılıkla Suriye, İran ve Rusya ile karşı karşıya getirecektir. Erdoğan’ın işler ciddiye bindiğinde böyle bir tercih yapmasının olasılığı oldukça düşüktür. Dolayısıyla aslında baştan beri söylendiği gibi Suriye krizinde bataklığa saplanan kesinlikle Erdoğan’dır. Yani Erdoğan ya deveyi güdecek ya da dünyadan gidecek. Başka seçeneği yok gibidir.
İdlib’in diğer bir önemi ise Efrîn, Cerablus ve Bab’a kadar olan Türk devleti-çete işgalinin kaderini tayin edecek olmasıdır. Yüksek olasılık Erdoğan buraların hesabını yaparak, hatta pazarlığını yaparak ‘ver İdlib’i, kal Efrîn-Cerablus-Bab’da’ pazarlığını sürdürecek. Bu durumda da Suriye resmen coğrafik olarak bölünmüş olacaktır. Esad rejiminin bunu kabul etmesi çok olası görünmüyor. Zira kendi topraklarından bir parçayı kendi eliyle Erdoğan-TC’ye teslim etmek Suriye’nin bölgedeki etki gücünü mutlak olarak kıracaktır. Bu, diğer bölgeler üzerinde sürekli bir tehlikeyi de canlı tutacaktır. Bab ve Efrîn’i kendi elinde tutan bir TC sürekli olarak Halep üzerinde tehlike yaratacaktır.
Yine Kürtlerin Efrîn’i Türk devletine o kadar kolay terk edeceği beklenen bir durum değildir. Zaten Rusya, İran ve Suriye ile ipleri gerilmiş Erdoğan için Suriye havasının tamamen kapatılması gündeme gelecektir ki, bu durumda YPG-YPJ karşısında Efrîn’de tutunması mümkün değildir.
Dolayısıyla İdlib sorununun çözülmesi Suriye’deki tüm sorunların çözülmesi anlamına gelmeyecektir. Sadece çözüm bekleyen sorunların daha fazla gündeme girmesini sağlayacaktır.
Elbette ki İdlib hem Türk devletinin bölge siyasetini hem de çetelerin kaderini tayin etmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Zaten Suriye ordusunun İdlib kuşatmasında askeri çemberin daralması Türk devleti ve kendisine bağlı çete örgütlerinin siyasi manevra açısından da hareket çemberlerinin daralması anlamına gelecektir.
O açıdan önümüzdeki süreçte İdlib sorununun nasıl çözüleceği, Suriye’deki iç kriz kadar işgal altındaki tüm bölgelerin geleceğinin ne olacağını da daha fazla gündeme taşımış olacaktır. Dolayısıyla İdlib düğümü çözecek ya da yeni düğümler yaratacaktır. İdlib, Türkiye, Efrîn
İdlib bütün bölge ve dünyanın gündemine oturdu. Suriye’deki kriz açısından önemli bir eşik olarak değerlendiriliyor, İdlib krizinin çözümü.
En kritik soru ise uzun süredir çete yapılarını değişik isimler altında yeniden örgütleyerek bölgede işgalini kalıcılaştırmaya çalışan Türk devletinin tutumunun ne olacağı?
Bölge üzerinde kafa yoranların genel kanısı, İdlib’in Suriye krizinin çözüm aşaması olacak. Lakin çözüm aşaması, çözümün kendisi değildir. Çünkü Suriye’de son yıllarda yaşanan kriz öylesine komplike bir hal aldı ki, artık sorunun kördüğüm haline gelmiş olmasına tek bir sebep ya da tek bir tarafı neden olarak göstermek durumu tam izah etmiyor.
Kaldı ki sorun sadece bir yerin coğrafik olarak işgalciler ve çetelerin hakimiyetinden kurtarılmasıyla da izah edilemez. Durum oldukça girift bir hal almış durumda.
Suriye’de bölgesel ve küresel çapta hesaplar yapan, bunun için hamleler yapan her türlü politikayı ve bunun için de sürekli olarak değişkenlik arz edebilen ittifaklar kurmayı güçler kendileri açısından mubah görüyor. İdlib’in bu kadar çetrefil duruma gelmesi de bu hesapların sonucunda gelişti.
Erdoğan ve Türk devleti Misak-ı Milli hesapları ve yeni Osmanlı hayalleri kurarken, İdlib’i artık kesin olarak kendisinin yeni bir eyaleti olarak hayal etti. Bunu sağlama almak için de her türlü kirli çete yapısıyla ilişkilere girmekte beis görmedi.
Oysa Astana’da kendisine verilen görev bölgeyi başta El-Nusra olmak üzere her türlü çete yapısından temizlemesiydi. Ancak Erdoğan ve Türk devleti bunun tersini yaparak, çetelerin isminin değişimi üzerinden bölgede kalıcılığını garantiye almaya çalıştı. Ehrar’uş Şam, Feylaq Şam, Nusra, Türkistan İslam Partisi, Sultan Murat, Nureddin Zengi gibi örgütleri bunun için kullanmak istedi.
Hem ekonomik hem de silah desteği verdi. Ardından Nusra Cephesi dünyada terör örgütü olarak kabul edildiğinden ve gelen tepkileri dindirmek için ismini Heyet Tehrir El Şam olarak değiştirdi. Oysa özünde değişen bir şey yoktu. TC-Erdoğan devleti, mutlak surette bu çeteleri besleyerek İdlib’in kalıcı işgalinden faydalanmaya çalıştı.
Erdoğan bunları yaparken, aslında Astana’da kendisine verilen görevin aksini yapıyordu. Bir taraftan Rusya ve İran’la durumu idare ederken, bunlara karşı elini güçlendirmek için de ABD ve koalisyonla ilişkileri diri tutmaya çalıştı.
İki taraf arasındaki gerginliği kullanarak, İdlib ve tüm Suriye üzerinden geliştirdiği kirli politikalarına uygulama alanı açıyordu.
Ancak mevcut durumda sürecin böyle yürümeyeceği artık netleşmiş durumdadır. Ki, Rusya ve İran daha önce Türk devletine, Astana toplantısında kendisine verilen görevi yerine getirmesi çağrısı yapmışlardı. Ancak durum böyle gelişmedi.
Buna karşın güney Suriye’de işler biraz rayına oturunca, ordusu yönünü İdlib’e çevirdi. Hal böyle olunca Erdoğan işgalciliğinin manevra alanı iyice daralmış oldu.
Erdoğan mevcut durumda iki seçenekle karşı karşıya kalmış durumda; Ya çeteler ve kendisine bağlı ordunun İdlib’deki varlığında ısrar edecek ya da kurduğu Misak-ı Milli hayallerinden vazgeçecek. Geri çekilmek kendisi için kesin yenilgi anlamına gelecektir. Bu da özellikle iç kamuoyunda büyük tepki görmesine neden olacak.
İşgalde ısrar ise Erdoğan’ı yüksek olasılıkla Suriye, İran ve Rusya ile karşı karşıya getirecektir. Erdoğan’ın işler ciddiye bindiğinde böyle bir tercih yapmasının olasılığı oldukça düşüktür. Dolayısıyla aslında baştan beri söylendiği gibi Suriye krizinde bataklığa saplanan kesinlikle Erdoğan’dır. Yani Erdoğan ya deveyi güdecek ya da dünyadan gidecek. Başka seçeneği yok gibidir.
İdlib’in diğer bir önemi ise Efrîn, Cerablus ve Bab’a kadar olan Türk devleti-çete işgalinin kaderini tayin edecek olmasıdır. Yüksek olasılık Erdoğan buraların hesabını yaparak, hatta pazarlığını yaparak ‘ver İdlib’i, kal Efrîn-Cerablus-Bab’da’ pazarlığını sürdürecek. Bu durumda da Suriye resmen coğrafik olarak bölünmüş olacaktır. Esad rejiminin bunu kabul etmesi çok olası görünmüyor. Zira kendi topraklarından bir parçayı kendi eliyle Erdoğan-TC’ye teslim etmek Suriye’nin bölgedeki etki gücünü mutlak olarak kıracaktır. Bu, diğer bölgeler üzerinde sürekli bir tehlikeyi de canlı tutacaktır. Bab ve Efrîn’i kendi elinde tutan bir TC sürekli olarak Halep üzerinde tehlike yaratacaktır.
Yine Kürtlerin Efrîn’i Türk devletine o kadar kolay terk edeceği beklenen bir durum değildir. Zaten Rusya, İran ve Suriye ile ipleri gerilmiş Erdoğan için Suriye havasının tamamen kapatılması gündeme gelecektir ki, bu durumda YPG-YPJ karşısında Efrîn’de tutunması mümkün değildir.
Dolayısıyla İdlib sorununun çözülmesi Suriye’deki tüm sorunların çözülmesi anlamına gelmeyecektir. Sadece çözüm bekleyen sorunların daha fazla gündeme girmesini sağlayacaktır.
Elbette ki İdlib hem Türk devletinin bölge siyasetini hem de çetelerin kaderini tayin etmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Zaten Suriye ordusunun İdlib kuşatmasında askeri çemberin daralması Türk devleti ve kendisine bağlı çete örgütlerinin siyasi manevra açısından da hareket çemberlerinin daralması anlamına gelecektir.
O açıdan önümüzdeki süreçte İdlib sorununun nasıl çözüleceği, Suriye’deki iç kriz kadar işgal altındaki tüm bölgelerin geleceğinin ne olacağını da daha fazla gündeme taşımış olacaktır. Dolayısıyla İdlib düğümü çözecek ya da yeni düğümler yaratacaktır.