Özgürlüğe, eşitliğe, barışa aşıkken binyıllardır;
Yüz yıllık esaretin, otuz yıllık savaşın ("sonunda” demek isterdim) bir yerinde özgürlüğe bir adım daha yaklaşmış olma ihtimalini de sevdik elbet.
Ceberut devlete Kürtleri eşit, özgür bir halk olarak kabul ettirme ve barış içinde bir toplumsal yaşam ihtimalini de,
Savaş değil barış dilini konuşma, silah yerine siyaseti tercih etme ihtimalini de,
Ölümlerden, gözyaşlarından, düşmanlıklardan değil de barıştan, çiçekten böcekten konuşma ihtimalini de,
Nefretin değil sevginin hakim olacağı bir gelecek ihtimalini de,
Sadece bunlar da değil, demokrasi ve insan haklarının evrensel değerler olarak yaşamımıza hakim olması ihtimalini de sevdik…
Ve ihtimaller, gökten inme değildirler. Kürtlerin özgürlüklerine kavuşma, ülkeye barış gelme ihtimallerini yaratmak için ödedikleri bedelleri kim yok sayabilir örneğin…
İhtimalleri sevmenin sakıncası yoksa da, çoğu kere ya da işler zorlaştıkça, boş laflar eşliğinde yan gelip yatarak, bu ihtimallerin gerçeğe dönüşme ihtimalini daha çok sevmeye başlıyoruz.
Anayasa referandumu yada seçimler sırasında AKP'den gelecek demokrasi ihtimalini sevenlerin pek çoğunun sonraki feryatlarını hatırlarsınız. Ama bu feryatlar gerçeği değiştirmedi. demokrasiyi değil de, özgürlüğü değil de, AKP'yi pervasız bir iktidar olarak gerçek yapmıştı bu ihtimali sevmek…
Şimdi, "süreç” nereden baktığınıza bağlı olarak kaplumbağa hızıyla ya da koşar adım ama ilerliyor. Bu ilerlemenin ilerleme olabilmesi yani Kürtlerin taleplerine olumlu yanıtlar alabilmeleri ihtimali, mücadelenin daha kararlı daha azimli daha planlı programlı sürdürülmesini şart koşuyor. Şart bu, ancak bu şarta uygun bir görüntü henüz yok.
Aksine toplumsal mücadele dinamiklerinin pek çoğunu içine alan bir bekleme atmosferi oluşmaya başladı şimdiden. Bu atmosferin oluşmasında yorgunlukların payı vardır elbet, ancak asıl mesele belki de tüm dünyadaki benzer barış süreçlerinin en önemli meselesi, iş bu noktaya geldiğinde, yani pazarlıklar müzakereler başladığında hazır bir toplumsal yaşam projesinin bulunmayışında odaklanıyor.
Bu noktada, elbet devletten hükümetten isteyeceğimiz şeyler olacak yine, ancak bizim de örneğin tam bir yeni anayasa, tam bir yerel yönetimler yasası, süreç işlerken toplumsal yaşamın,  hak ve özgürlüklerin, demokrasinin evrensel kurallara göre dizaynına olanak sağlayan projelerimiz hazır olmalı. Örneğin; zorunlu göç mağdurları için, savaş ve devletin ayrımcı uygulamaları nedeni ile işsiz, evsiz, aç yüz binlerce Kürdün yaşamını insani seviyeye çıkaracak projelerimiz ve isteklerimizi bu projelerin hayata geçirilmesi noktasında somutlayabilmemiz gerekiyor.
Bu ihtiyacı karşılayacak yeterli çalışma maalesef yok. Bunun da nedenleri var elbet, örneğin savaş devam ederken yaşamın bu tarafı görülmedi/görülemedi denilebilir. Bu gün zaman siyaset zamanı demekle de eksiklikler giderilmiyor.
Bu arada, pas siyasete atılınca gözler ve eleştiri okları BDP’ye odaklanmış görünüyor. Bir şey demeden geçemeyeceğim. Elbet öngörülü olmak gerekirdi, barışa dair toplumsal projeler üretilmiş olmalıydı, vs, vs, çok şey söyleyebilirsiniz. Siz nasıl düşünürsünüz bilmiyorum, ancak silahın ve silahlı güçlerin siyasetteki belirleyicilikleri halen devam ederken eksikliklerin sorumluluğunu sadece BDP’de aramak da biraz haksızlık gibi geliyor bana.