Sonda söylenmesi gerekeni başta nidalayalım: Aslolan anadilde konuşma ve yazmadır! Doğal akışın temelidir bu. Fakat toplumsal yaşamlara dayatılan baskı ve zapturapt altına alma, doğalında olması gerekeni reddetme ve yerine abad ettiği iktidar çıkarları nezdindeki bir sanallığa yönlendirdi. Dil ve bunun edebi edimlerde kullanımı önünde de hegemon anlayış çerçevesinde engellemelerle karşılaşmak kapitalizmle özdeşleşmiş bir sorundur. Özellikle de son ikiyüz yıllık kapitalist saldırganlık neticesinde sömürgeci zihniyetin akbabalar misali ‘leş’lere üşüşmesinin yarattığı kabus, dünyayı çölleşmeye götürdü.

Irkçı-öjenik doktrinlerle ulus devlet sınırlandırılmasının tezahürü olan tekçi, homojenleştirici dayatmalarla toplumsal farklılıklara tahammülsüzlüğü ikame etti. İnkar ve imha siyasalarını kullanarak ‘dil’lerin yasaklanmasına da sebep bir dizi operasyonel çirkinlikleri devreye soktu. Oysa dil; doğanın, toplumun, toprağın bir coğrafya parçasında terennüm edilmesidir. Dile yasak koyma muktedirlerin sermaye birikimini azamiye çıkarmadan ayrı düşünülemez. Her şey ‘kar’ ve sömürü üzerine inşa edilmişken, oyunun kurallarını kendi meşreplerince belirlemeye girişirler. Yapılan doğal akışa ve insanlığın naturasına aykırıdır aykırı olmasına da, nesneleştirilmenin sirayet etmediği alanın bırakılmaması için hoyratça yönelmeden başka bir şeyden anlamazlar. Onlar için her şey pazara sunulacak metadır. Yeter ki düzenekleri tıkırında işlesin!
Kapsam olarak dil sorunsalını irdelemeye çıktığımızdan, yazının çerçevesi dar tutuldu. Genele dokundurmalarla geçilecek ancak...

Anadile engel insanlığa engeldir

Dünya sisteminin kapitalist modernist aşamasını idrak etmeden ‘Haramilerin Saltanatı’nın işleyişi müphemlik maskesiyle kendini yapılanlardan azade kılar. Dillerin kullanımı ve yasaklanmasının müsebbibidir zira. Anadillerin önüne engel çıkaran zihniyet, aslında insanlığa engel çıkartmıştır. Ne yazık, olan yasaklanmanın had safhaya ulaşımıdır. Böylesi yasaklanmada, anadillerinde konuşmaya ısrar edenlere yönelik de her türden vahşi yönelimi göstermede tereddüt etmezler. Ortaya çıkan tabloda -şayet hayatta bırakılmışlarsa- anadilinde konuşamama veya yazamama halleri gelişmekte. Bu, homojenleştirici sınırlandırılmış ortamlarda yaygın bir yöntemken, diğer boyutu da, istem doğrultusunda farklı bir dile meyletmedir.
Bir yanda yasaklanmayla karşı karşıya kalan diller varken, diğer taraftan da bunu tercih boyutunda işletme vardır. Sonuçta en az iki dilin kullanımı, iki dilden beslenme durumu önümüze çıkar. Edebi eser verme düzeyine ulaşacak yetkinliğe nail olacak bireylerin, her iki boyut düzleminde de olsa, zengin bir düşlem gücüyle donandıklarını söyleyebiliriz. Bilingualizm, yani iki dillilik ve bunun edebiyata sirayeti irdelendiğinde, farklı kültürlerin zenginliğindeki derinliğin yansısı bir başka dilde tomurcuklanan imge olmaktadır.
James Joyce, “Kendilerini başka bir dille ifade etmek zorunda kalan İrlandallar, bir dile dehalarının damgasını vurdular. Ortaya çıkan sonuca İngiliz Edebiyatı deniliyor” derken, tam da belirtmeye çalıştığım fikriyatın özüne parmak basar. Ahir zamanların lingua Franca’sı (başat dil) İngilizce’dir. İngiliz ve Amerikan İngilizcelerinde yazılıp çizilen eserlerin yekûnu belki de diğer dillerin toplamını aşmıştır. Buna Fransızca, Almanca ve İspanyolca’yı da eklediğimizde kıyas kabul etmeyecek boyuta varır. Mevcut durum, Dünya sisteminin motor güçlerinin hegemon zihniyetini yaymalarından ayrı düşünülemez. Lacan, “Hakikatin bir kurmaca yapısı vardır” der. İşte bu “kurmaca hakikat” algılamasının içinde merkezi uygarlık dillerine yönelme, bu dillerde yazmaya özenilir.

İktidar ve Doğal Hak’kın gaspı

Endüstriyalizm ve yakın zamanlara tekabül eden Post-endüstriyalizm süreçleri ardından küresel ölçekte domine edici dil durumuna geçen, İngilizce oldu!
İrlandalıların, İskoçların İngilizce yazması dışında, imparatorluğun eski ‘tebaaları’nın merkeze göç edenleriyle Asya, Uzak Asya, Afrikalı diğer göçmenlerin de eklemlendiği bir dönemde, İngilizce yazmaya yönelimin açığa çıkardığı literatür zenginliği tartışılmaz. Sorulması gereken; salt İngilizce lisanıyla yazıldı diye İngiliz veya Amerikan edebiyatı demek ne derece doğrudur?
Dil kuşkusuz önemli bir etmendir. Bütünselliğe erecek boyutları da gözardı edilmemelidir. Dilin arka planını oluşturan, kültür-kimlik, tarihi-toplumsal gelişimin coğrafi etkileşimle bağlantısı önemlidir. Birbirinden ayrımlandırma düşünsel boyutun kavranmamasına sebep olur. Zira düşünce ve dil farklı evrimsel çizgilerde oluştu. Dil evrimiyle de, kesişimlerle etkileşime girmişlerdir. Evrimsel gelişimden önce düşünce oluştu. Çok sonradan da konuşma peydah eyledi. Bir kez buluşmaya görsünler, tetikleme ve geliştirmede, yine dünyayı algılama ve soyutlamada sinerjetik etkilemede bulundular. Böylesi bir tabloda karşımıza çıkan dil-düşünce diyalektiğindeki kopuşlar, pratik politikada yoğunca uygulanır. Anadilde konuşmaya ket vurma sorunsalı, kopuşun trajik yansımalarındandır.
Açığa çıkan denklemi iki boyutta irdeleyebiliriz. Birincisi; ulus-devlet formu içerisinde yaşatılan heyuladır. Baskın olanın resmi dil olarak kendini dayatması ve farklı dillerin karşısına engel çıkarma. Bu, Doğal Hak’kın gaspıdır! Veya egemen iktidarın insafına terkedilmiş ‘lütufluk’ bir olaymış gibi icazet verilecek durum algılamasında seyreder.

Zorunluluk ve gönüllülük

Hasılı anadillerin eğitim müfredatında gerçekleşmemesi bilinç kırılmalarının yoğun yaşatılmasına sebebiyet verir. Okul çağındaki bebelere yabancısı oldukları bir dilin, anadillerinin yerine ikame edildiği ve baskın pozisyona geçirilmiş coğrafyalardan biri de Türkiye’dir. Kürt dili ve kültürünün maruz bırakıldığı asimilasyonist uygulamalardan vazgeçilmemesi neticesinde eğitim dili olarak kullandırılmaması emsalsiz trajedilerdendir.
İkinci boyut da; gönüllülük temelinde bir başka dili kullanmaya meyletmek. Belki resmi eğitim aldığı anadil de vardır. Onun dışındaki bir başka dilin yazımsal edimde kullanılması durumudur bahsettiğimiz. Farklı bir mecrası da kendini ifadelendirmede, hegemon dilini kullanma cazibesinde tek alternatife indirgeme sorunsalıdır. Bir bakıma bireysel tercihe zorlanmadan kaynaklanabilir. Çevreden merkez ülkelerine göç etme ve göçülen coğrafyadaki baskın dilin kullanılmasına meyyal olmak!
Hangi boyutta olursa olsun, açığa çıkan tablonun ortak paydaları mevcuttur. Zorunluluk ve gönüllülük düzeyinde de olsa sonradan edinilen, yani anadilin üzerine ikame edilip başat konuma geçen ikinci dilin yazımsal alanda kullanımı neticesi vücut bulan verimlerin, salt yazım dilinin edebiyatına mal edilmesi sorunludur! J. Joyce’un dediği “dehalarınıın damgasını” görmemekle eşdeğerde bir bakış olacaktır.
Joyce’tan yola çıktığımızdan, İngiliz Edebiyatına değinelim önce. Bu dili sonradan kullananların açığa çıkardığı edebi yaratıyı İngiliz Edebiyatı betimlemesinden ziyade, “İngiliz diliyle yazım” diye değerlendirmek daha gerçekçi bir vurgudur. Eğer bir sınıflandırmaya gerek duyulacaksa J. Baudrillard’dan ödünç alacağımız TRANS-EDEBİYAT kavramıyla bağıntı kurma, doğruya yakın tanımlama biçimidir. Farklı disiplinler, metinler arası içiçe geçişleri de barındırır, Trans Edebiyat. Bizim nitelememiz dilsel değişim ve geçişlerde olagelen durumdur. Dillerin düşüncelerin karıştığı, kaynaştığı ortamda anlatılmak istenen fikriyatın değerlikliğini anlama özelliğine vakıf olmadır. Dolayısıyla Joyce, Conrad, Tarık Ali ve daha onlarca, yüzlerce yazarın edebi verimlerinde farklı toprakların, farklı düşlemlerin, farklı kültürel şekillenmenin üzerinden kullanılagelen dilin ve o dilin edebiyatına kattığı düşünsel-estetik zenginlik görmezden gelinemez.
Amerikan Edebiyatında da aynı durum söz konusu. Nabokov, Philip Roth ve daha nice edebi verimlerin bu dille yazılmış olması, kalıcı edebiyata kattığı zenginlik Trans edebiyatın günümüze yansısıdır.

Saf bir edebiyat yok artık!

Fransızca yazmış Saul Bellow’un, A. Maalouf’un, Paul Celan, M. Kundera’nın ve nicelerinin, Fransızca yazma tercihleri, belirtilen çerçevede ele alındığında edebiyatı sınırlara-mekana sıkıştırmanın yerine evrenselliğini açığa çıkaran Trans edebiyat algısıdır.
Ya Kafka’ya ne demeli? Kapitalist modernizmin cenderesini serimleyen, yaratılan kötülüğün sıradanlaştırılmasını iliklerde hissettiren Kafka, yersiz yurtsuzluğun ortasında açan bir çiçek olmuştur. Kafka Yahudi’dir. Çek Cumhuriyetinin sınırlarında doğmuş, ama eserlerini Almanca yazan bir edebiyat dehasıdır. Şato, Dava, Amerika, Değişim ve daha birçok eserini Almanca yazdığı için, Alman Edebiyatı sınırına yerleştirmek abesle iştgal eylemektir. Kafka, ‘içine doğmuş olmanın, ona kendisini yurdunda sayma hakkını vermediği bir toplum’da yaşamaya mahkumken, yaratılarının değerinin Trans-edebiyat kavramıyla belki de en çok ifadelendirilecek yazarların başında gelir. Bilingualizmin edebiyattaki dehasıdır Kafka! Aynı durumu İspanyol ve Rus Edebiyat külliyatının içerisinde de buluruz. Doğalında olması gereken özgür dil kullanımı engellendiğinde böylesi çıkışlarla yüzyüze kalırız. Ortada çokkültürlülüğün zenginliğinde dillerin tezahürüyle hemhal edilmesinin sonuçlarıdır yaşanılanlar. Saf bir edebiyat yok artık! Yasaklamaların edebiyat adına kazanca döküldüğü yaratıcı yazımsal eserlerin cazibesini trans edebiyat oluşumu verir. Hasılı salt yazılan dile istinaden, tek ulusa mal edilecek saf edebiyat safdillilik olur!

Farklı dillere aman verilmedi

Peki ya Türk Dili ile yazım? Belirtilen kategorizasyondan farklılık arzetmez. Ulus devlet formundan kaynaklı asimilasyonist türdeşleştirme uygulamalarından ötürü, farklı aşamalardan geçirilse bile günümüzde sürdürülen bir dilkırım mevcut ve hızından bir şey kaybetmemiştir. Ancak yoksananların her türden yasaklamaya karşı durmaları, mazlumun dilinin yaşamasına yol açtı. Doğal hakkın istenmesi daha bir gür nidalanırken dayatılan ‘makus tarihi’ özgürlüklerden yana döndürmektir.
Bilinir; 20. yy’ın ilk çeyreğinde ‘Demir Ağlarla örülen’ tek-tekçi ulus devlet yapılanması, farklılıklara yaşam hakkı tanımayan bir zihniyetin yaygınlaştırılmasıydı. Sınırlarla sınırlandırılmış coğrafya parçasında Türkçe dışında hiçbir dile aman verilmedi. (Lozan’dan kaynaklı kimi azınlık okulları hariç ki, onlara yönelik özel yöntemler neticesinde okullarında okuyacak bebe bulunmaz oldu ve toplumsal olarak istisna olmaktan bile çıkarıldılar ne yazık ki).
Farklı dil ve kültürlerin yasaklanmasıyla Kürtçe, Lazca, Çerkezce ve diğer dillerin lehçeleriyle birlikte gelişimi engellendi. Ekseriyeti, belki konuşma babında varlıklarını sürdürebildiler ama eğitim dili olarak kullandırılmaması çok yönlü boyutların yanı sıra edebiyatlarının gelişimlerini de engelledi. Şüphesiz günümüzde silkinme, kıpırdama mevcut. Lakin onyılların ret ve inkar siyasalarının erdirildiği düzeyi aşmaktan henüz çok uzaktır.
Okul öncesinde anadil başatken, ilkokulla başlatılan homojenleştirici dilin öğretilmesi kuşkusuz küçük dimağlarda deprem etkisi yaratır. Yaşatılan yapay depremin enkazı altında nefessiz kalmak içten değildir. Ve mevcut gerçeklik görülmeden ‘tembel’, ‘geri zekalı’ vb. kendinden menkul sıfatlandırmalarla yaftalanmak adettendir. Böylesi nitelendirilmelere maruz bırakılacak ki, çocuğun anadilinden utanır duruma düşürülmesi sağlanmış kılınsın. Egemen ideolojinin dayattığı tekleştirici söylem, imrenilecek bir şeymiş gibi gösterilir. Süreçle anadilin ötelenmesi, dumura uğratılması gerçekleştirilir. Sonradan edindirilen ikinci dil başat konuma gelir. Rahle-i Tedrisattan geçirilenlere ‘Altun Vuruş‘da egemen dille, düşünme, tasarlama ve soyutlamaya ulaşmadır.

Ahmed Arif ve Yaşar Kemal

İşte oluşturulan defacto durumda üretilen edebi eserlere, kimi yazarlara değinmek meramımızı daha bir açımlamaya vesile olacaktır. Genel örneklemde de dile getirmiştik. Tek başına mevcut verimleri Türk Edebiyatı ve kültürü içerisinde gösterme sorunludur. Açığa çıkan; Trans-edebiyat verimleridir!
Ahmed Arif’e, Yaşar Kemal’e ve hatta edebiyat emekçisi ‘çırağı’ A. Aydın Doğan’a sırf Türkçe dile getirdiklerinden ötürü saf Türk edebiyatı bünyesinde değerlendirebilir ki! Bu yönlü değerlendirme marazi bir idraktan gayrısına tekabül etmeyecektir. Farklı dillerin ninnileriyle büyüyenlerin hepsi için yaygınlaştıracağımız bir durumdur bahsedilen. Ahmed Arif demek, “pasaporta ısınmamış” bir halkın, kalkan yürekli kadim kent Amed’in sesinin gökkubbede ‘salavatlar’la nidaya dönüşmesi demektir. “Otuzüç kurşun”dur Ozan A. Arif! O, bir başka dilde yaralı bir halkın çığlığı oldu!
Edebiyatın çınarı Yaşar Kemal’i analiz etmek, yazının kapsamını çok aşacak bir olgudur. Yapılacak olan; kıyısından değinilerdir ancak. Anavarza’lardan süzülen kartalların gözü, kadim coğrafyanın her rengini içselleştirmiştir. Halkların çiçek bahçesinde börtü böceğin sesini de duyurarak, insanlığa yaşatılan acıların, sevinçlerin, zulmün ve buna karşı isyanın saza vurulup Dadaloğlu’nun dilinde türkü açmasıdır. Yeri gelir Dengbêj Uso’nun kilamında Feqiyê Teyra’dır, Evdalê Zeynikê’dir. Yeri gelir Sarıkamış’ın tabu olduğu ve günümüzdeki gibi ırkçı söyleme malzeme yapılmadığı demlerde tek ses olan da Y. Kemal’di. ‘İnce Memed’i anmadan geçmek olmaz! O İnce Memed ki, halkların isyan sesini haykırır. İnce Memedler Toroslarda, Zagroslarda her dem kötülüğü alaşağı etmenin direngenliğine bürünmüşlerdir. Düşüncenin kullanılan dile oldukça bol geldiği bir yazarlık edimidir onunkisi...
A. Aydın Doğan’ın öykülerinde, toprağın filizlenmesinin Lorikan’dan Munzur’un hırçın akışıyla kurduğu armoniye tanıklık ederiz. On yılların sevdasında kül olduğu edebiyat erenidir O! Toprağına, Dersim’e giden insanlığın, kötülüğün sıradanlaştığı coğrafyada işkenceden geçirilmesini okuyan hangi can, özgürlük çığlığını boğmak isteyenlerin kirli yüzünü görmez ki! Bir dille yazılmıştı belki.
Tek kültür ve edebiyat değildir ama Gökkuşağının tüm renklerinin gösterildiği, insandan yana, halktan yana olan düşüncenin gücüdür edebiyat. Türk düşünüşü olduğu kadar Kürt düşünüşüdür, Laz’dır, Ermeni’dir... ve diğer gülistanlarda açan morsümbüllü kır çiçeğidir verimi/verimleri.

Varoluşun anlamı ve dil

Sözün kıssası, Kürt coğrafyasının bereketli topraklarında, sessiz çığlığını bir başka dilde ünlemek, tek başına Türk edebiyatına mal etmenin izandan nasibini almamakla eşdeğerdir. Edebiyatın engin ufkunu daha da genişleten-derinleştiren zenginlik algılamasına haiz bir pozisyonda olunmalı. Kültürel birikimlerin çoğulculuğu, demokratik özünün toplumsal kaynaşmaları böylelikle yaratılabilecektir. Çekinmeden, toplumsal çeşitliliğin zenginlik olduğunu savlarken, yazıma döken edimin, trans-edebiyat yaratısıyla olan bağıntıda mündemiçtir.
Edebiyattaki bilingualizmi trans-edebiyat mefhumuyla ifadelendirmemiz; müspet yönden kültürel çoğulculuğu Türk diliyle yapmaktandır. Bilincine varılacak böylesi bir edim, edebiyatın sınırlarını da genişletiyor. Farklı düş dünyalarının bir potada buluşup, yaratıcılığın zirve yapmasını getirebiliyor. İşleyişin doğal akışında sürmesi elbette tercih edilecek asıl yoldur. İnsanlık kisvesine bürünmüşlerin insanlığa yaptıkları akışı engellemişken; buna rağmen ana arterler arasındaki kollateral bağıntıların oluşumu kuruldu artık. Fiziki soykırımlardan, toplum kırımlardan ‘nasiplenmenin yanında dilkırımdan da geçirilenler, bio-iktidarın ulus-devlet formunda anadillerin yasaklılığı, toplumu cendereye sokmakta. Dolayısıyla yaşanılan ülkenin kültürler mezarlığında, tek seçeneğe prangalanan edebiyat erbabıyla karşı karşıya kalınmakta. Yanlış anlamalara mahal vermemek için bir kez daha değinelim. Şüphesiz ki, dil önemli bir etkendir. Demokratik Ulus tanıtlaması, “... Dil, şüphesiz kültür kadar ulus için önemli olmakla birlikte zorunlu bir şart değildir...” der, Bilgelik Kitabesi. Demokratik muhteva açığa çıktığında diller üzerindeki tahakküm de ortadan kalkar. Dilin yanında düşünsel boyutun içeriği de bir o kadar önem arzeder. Hatta dile gelen düşünce sistematiği ağır çeker.
Dil ve düşünce dualizmindeki diyalektik bağ kopsa da özgür yaşam sevdalılarının düşünsel zenginliği bir başka dilde ifadelenmesi, yeter ki kültürlerin muhtevasındaki demokratik veçheye vesile olsun! Bilingualizmi; yani iki dilliliği umut ve özlemlerin hep özgürlüklere meyyal hale gelmesine sevk etmeliyiz. Toplumların demokratik kültürel çoğulculuğu önündeki engelleri kaldırmaya yoğunlaşacak edebiyat aslolandı.
Varoluşun anlamı dillerin her açıdan özgürce konuşulması, yazılması ve eğitim dili haline gelmesidir. Dile yasak koymak, insanlığı reddetme anlamına gelir. Dil; edebiyatıyla tamamlanmayı beklemekte. Bırakın birlikte coşsunlar.



DR.AYHAN KAVAK


KAYNAKÇA:
1) Düşünce ve Dil, L.S Vygotsky, Kaynak Yayınları
2) İki Kültür, C. P. Snow, Tübitak Yayınları
3) Modernlik ve Müphemlik, Zygmunt Bauman, Ayrıntı Yayınları
4) Bilgelik Kitabı (5. Cilt)
5) Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları