AKP bir proje olarak Türkiye’de rejimin kapitalizm dâhilindeki yapısal dönüşümünü sağlamak üzere iktidara geldi. Yakın geçmişte İslamcı cenahtan bazı yazarların "AKP bir ABD projesidir’ diye karikatürize ettikleri durum kısmi bir gerçekliğe vurgu yapsa da tüm bu mevzunun sosyolojik, tarihsel ve siyasal olarak tekabül ettiği konuma bakmakta fayda var.

Bu bağlam bizi güncel tartışma ve çatışmalar içerisindeki pusluluğa mahkûm eden olaylardan sıyrılarak geleceği tartışabilmemizin yolunu açacaktır. AKP dönemi Türkiye siyasi tarihindeki iki hakikat ve siyasal olana dair üç düzlem üzerinden yapılacak bir tartışmanın faydası, salt seçimler üzerinden okunacak siyasi tabloyu daha fazla genişleterek AKP okumasını belirli bir çerçeveye oturtmak olacaktır.


İki hakikat

2002 yılında kapitalist birikim rejiminin tarihsel gelişimini ve zamanın ruhunu okuyabilen AKP, belirli bir programatikle iktidar olmuştu. Fakat gerek Ortadoğu’da kendisine biçilen misyonları yerine getirememesi gerekse de karşı karşıya kaldığı direnişlere gittikçe otoriterleşen tarzda karşılık vermesi zamanın ruhunu anlamayı kaçırdığını açığa çıkarmıştır.

Bu bağlamda ilk hakikatimiz Gezi Direnişi'dir. Küresel ölçekte, farklı zamanlar/yerlerde ortaya çıkan direnişlerin bir devamı/benzeri olan Gezi Direnişi, tarihsel ve sosyolojik olarak önemli bileşenlere karşılık gelmekteydi. AKP’nin sosyal politikayı sosyal yardıma indirgemesi, sosyal yardımı İslamcılaştırmaya çalışması, İslamcılığı da iktidar tekniğinin bir parçası olarak araçsallaştırması sosyolojik olarak Gezi Direnişi'ne giden yollarından birine can suyu taşımıştır. Anti Kapitalist Müslümanların üzerine oturduğu zemin esasında bahsettiğimiz bu zincirin bir anlamda kontrası olmuştur. Özelleştirme ve ekolojik yıkımın at başı gitmesi ve TOKİ aracılığıyla sosyolojik ve sınıfsal müdahalelerin üstten belirleyici şekilde gerçekleştirilmesi bileşenin önemli halklarından bir tanesidir. Toplumda zenginliğin büyük çoğunluğuna sahip olan %2’lik nüfus ile zenginliğin az kısmına sahip olan %98’lik nüfus arasındaki gerilimlerin yönetilememesi ve bununla birlikte siyaset ile bürokrasi dünyasında büyüyen yolsuzluklar da bileşenin halkalarından birini oluşturmaktaydı. Bu bileşenlerin, gelişen teknolojinin sağladığı farklı enformasyon ve iletişim kanalları ile kesiştiği uzamın her biri Gezi Direnişi’ne can suyu temin eden kanallara dönüşüyordu.

İkinci hakikatimiz Kürt sorunudur. Tarihi Osmanlı’nın son dönemindeki modernleşme süreçlerine kadar götürülebilecek olan Kürt sorunu, dar anlamda ulusal bir sorun geniş anlamda ise hak, demokrasi ve özgürlükleri sorunu olarak ifade edilebilir. Zaman geçtikçe, siyasal olana dair çağlar dönüştükçe, Kürt sorununun kapsamı ve karakteri de değişmiştir, değişmektedir. 2012 yılının son dönemlerinde başlayan çözüm süreci devam ederken girilen 7 Haziran seçimlerinin sonuçları ile birlikte çatışmalar derinleşmiştir. AKP’liler neredeyse hep bir ağızdan 1 Kasım erken seçiminde HDP’nin barajı geçmemesi için dua edecek duruma gelmişlerdir. AKP’liler tarafından HDP’ye yönelik saldırılar ve tehditler teşvik edilmektedir. Oysa zamanın ruhu Kürt sorunu gibi sorunların çözümünde demokratik siyasetin esas alınması ve teşvik edilmesi gerekliliğine işaret etmektedir. AKP, HDP’nin baraj altında bırakılması üzerine kurduğu siyasi konseptiyle "Kürt sorunu nasıl çözülmez?" sorusuna cevap vermekten öteye gidememektedir. Tarih ret edilerek, demokratik siyaset kanalları kapatılarak, savaş politikaları esas alınarak girilen yol sorun çözmez, bilakis bu yol ve yolun sahipleri sorun tarafından çözülür.


Üç düzlem

Nihayetinde en kaba ve kısa şekilde değindiğimiz, tarih-toplum-siyaset-ekonomi gibi boyutları olan iki hakikate karşı AKP’nin yaklaşımı, kendisinin 2015 yılı itibariyle ne derece çağ dışı bir konumda olduğunu göstermektedir. Nitekim bu çağ dışılığı kapitalizmin üç vazgeçilmez düzlemi üzerinden açıklamak gereklidir. 

Söz konusu düzlemlerden biri ulus düzlemidir. AKP kendisine biçilen post nasyonel çağa uygun çok kültürcülüğü esas alan çoğulcu ulus düzlemine geçmek yerine 2002 yılı itibariyle hâlihazırda var olan Müslüman Türk sözleşmesini daha fazla daraltarak ataerkilliğin daha fazla güçlendirildiği Sünni Türk sözleşmesine dönüşmüştür. Nitekim bu düzlemi daha iyi okuyan HDP, demokratik ulus önerisiyle, alternatif olmak kaydıyla, zamanın ruhuna uygun bir sözleşme önermiştir. Böylece teklik krizine cevap olabilen demokratik ulus olmuş, tekil bireylerin birliktelik isteklerine karşılık verilebilmiştir.

İkinci düzlem devlet düzlemidir. AKP devraldığı tekçi ve merkeziyetçi ulus devlet mantığını dönüştürüp adem-i merkeziyetçi, daha az bürokratik bir yapıya kavuşturmaktansa mistik tekçi-totaliter imparatorluğa dönüştürmek için çaba göstermiştir. Bu yönüyle post nasyonel çağın devlet formlarından birine tekabül eden değil, ulus devlet mantığını daha fazla gericileştiren bir noktaya doğru gerilemiştir. Yani madalyonun diğer yüzünden söylersek, Leviathan’ın tuzağına düşmüştür. Oysa HDP’nin "Demokratik Cumhuriyet" ve "Demokratik Özerklik" önerileri, Gezi Direnişi’nin ve çağa uygun politikanın yerel demokrasi talepleri ile kesiştiği noktada, AKP bir kez daha yenilmiştir.

Üçüncü düzlem olan sermaye düzleminde, 2002 yılı ile birlikte AKP’nin küresel sermaye güçleri ile mutabakatı söz konusuydu. Fakat bir taraftan sermayenin Saray etrafında kristalize edilmesi ve sermayenin siyasi, entelektüel ve kurumsal dönüşümleri getirememesi diğer taraftan vahşi kapitalizm koşullarının ekolojiye ve işçi yaşamına saldırması, yolsuzluk, gelir dağılımında adaletsizlik, reel ücretlerin olağanüstü oranlarda aşınması bu düzlemde AKP’nin iflasını getirmiştir. Ayrıca Maliye Bakanı’nın da belirttiği üzere ekonominin gelişmesi için gerek şart olan hukuk ve demokrasiye güvenilirliğin ciddi bir erozyona uğraması da sermaye düzlemindeki iflasın ana sebeplerinden bir tanesidir. Küresel kapitalizm içerisinde bir konum bulamayan AKP, alternatif de üretememiştir. Halbuki Gezi Direnişi'nde açığa çıkan yatay ilişkiler, yardımlaşma ve komünleşme anlayışı Demokratik Özerkliğin yaşamsallaştığı Rojava’da sistemleşebilirliğinin ipuçlarını vermiştir. Ekolojiyi geniş anlamıyla anti endüstriyalizm, desturunu komünleşme olarak belirleyen alternatif anlayışın, kapitalizmin yıkıcılığına alternatif yaşamla karşılık verdiğini gören ilk siyasal programa HDP sahiptir. Bu yönüyle de post nasyonel çağın siyasasında kendine yer edinebilmektedir.

İki hakikatimiz ve üç düzlemimiz, AKP’nin salt iktidar partisi olamamasıyla ilgili bir karın ağrısı çektiğini değil, çağın siyasasına dahil bir yapısal krizin içerisinde olduğunu göstermektedir. Buna rağmen AKP, bu denli hata ve yanlış içerisinden doğrular ve faydalar çıkarmaya çalışmaktadır. Tarihselliğini ret ettiği Kürt sorunu ve ruhunu anlayamadığı Gezi Direnişi’nin kendisini ulus-devlet-sermaye düzlemlerinde bitirdiğini fark eden AKP, büyük bir alarmizm içerisinde oyunu tekrar nasyonel çağın gerekliliklerine göre kurmaya çalışmaktadır. Toplumsal ve ulusal hak taleplerini devletin varlığı ve kamu güvenliği üzerinden bir paranoya nesnesi haline getirmeye çalışmakta ve bu yolla gerçek üstücü bir korku inşa etmeye çabalamaktadır. Buradan çıkaracağı bir alarmizmle tüm siyasi partileri ve toplumsal kesimleri "bayrağa saygı, ulusal birlik" adını verdiği mizansene ortak etmek istemektedir. "Dış mihraklar" söylemi üzerinden bilinçaltındaki ulusçuluğa seslenmeye çalışmaktadır. Nitekim çağ-dışı bir politik söylem ve yaklaşım olsa da bu geri çağırma edimleri kısmen başarılı olmaktadır. Cizre’de yaşanan insanlık dramına Gezi’den yeterli ses çıkmaması, HDP parti binalarına ve Kürtlerin evlerine, işyerlerine ırkçı saldırılar ile CHP’nin bazı açıklamaları/politikaları itibariyle AKP’nin değirmenine su taşıması birkaç örnek olarak önümüzde durmaktadır.

Ancak, çağ kurucu politika bir defa belirmiş ve dünyadaki merkezler ile bu merkezlere karşı duran direnişler-alternatifler post nasyonel sahada yerini almıştır. Hakikatlerin gösterdiği, düzlemlerin anlattığı şey AKP’nin yapısal krizi atlatamayacağı gerçeğidir. Bu krizin çözüm reçetesi de 1 Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olabilmek asla değildir. Çağın siyasasını okumak, zamanın ruhunu anlamaktır. Yani AKP için tren kaçtı, istasyonun da anlamı kalmadı. Elveda!