Yönetmenin en çok dikkat çeken uzun metraj filmi Kynodontas, işlediği konu itibariyle bir hayli değerli ve farklıydı. Lanthimos’a “Yeni Haneke” yakıştırması yapılması da bu filmden sonra ayyuka çıktı. Kynodontas (Dogtooth), dış dünya ile alakası olmayan bir aileyi konu ediniyor. Aileyi çevreleyen ev, babanın tahayyülünden ibaret. Babanın söyledikleri ve söylemedikleriyle kurulan bir ev ve bir yaşam. Ailenin üç çocuğu da bu kurallara göre yetiştirilmiş. Dış dünya ne demek, evin ve evin bahçesinin dışında ne var, çocuklar tarafından bilinmiyor. Çocukların dış dünya ile tek bağları babanın erkek çocuğa cinsellik konusunda yardımcısı olması için, çalıştığı yerde görevli bir kadını eve getirip götürmesinden ibaret. Eve özgü bir dil var.

Yönetmen yapısökümcü bir yerden kurgulamış tüm bunları: yeni bir dil, yeni bir dünya. Hepimizin çocukken –ve belki de hâlâ– düşündüğü, sorduğu sorulara yanıt niteliğinde bir işe girişmiş. Örneğin kız çocuklarından biri, annesinden tuzluğu isterken “Telefonu uzatabilir misin?” diyor. Hayır, altyazıda sorun yok. Ev içinde kurulan bir düşünce sistemi; başka bir dil, başka bir dünya var. Çocukların evden ayrılmasının koşulu ise köpek dişlerinin düşmesi. Sonu seyirciye bırakılan, gerçeklik algınızla oynayan ve sizi hayatla ilgili; tabularınızla, ahlak anlayışınızla ilgili derin sorgulamalara yönelten sarsıcı bir film.

Kendisine hayran bıraktıran yönetmenin Kynodontas’tan sonra dikkat çeken bir diğer uzun metraj filmi Alpeis. Filmin konusu yakınlarını kaybeden insanların yakınlarının yerine geçmek üzere bir araya gelen, kendilerine “Alpler” ismini veren bir grubun hikâyesi. Yakınları ölmüş insanların yakınlarının yerine geçmek fikri üzerine kurulan grup, bu işi ilk dört hafta ücretsiz yapıyor. Ölen insanların yerine geçenler bunu kendilerine görev ediniyor ve o insanların ailelerindeki yitirmişlik, kaybetmişlik hissini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Neden böyle bir işe girişiyorlar? Benlik yitimi ve sıkışmışlık, kendini değersiz hissetme grubun üyelerini böyle bir işe sürüklüyor.

Sarsıcı bir konuyu sarsıcı bir şekilde işleyen filmin fikri, senarist Efthymis Filippou’dan çıkıyor. Aktarımına göre Filippou, bir gün evinin önünde “Kim olmamı istiyorsanız o olur ve ihtiyaçlarınızı karşılarım” benzeri bir ilan görüyor ve Alpeis’in senaryosunu yazmaya karar veriyor. Hayatı kolaylaştırıcı bir plan gibi görünen bu fikir, zamanla içinden çıkılamayan bir distopyaya dönüşüyor. Her haliyle, Lanthimos’un Dogtooth’un başarısından sonra ivmeyi koruduğunun kanıtı.

Yönetmenin son uzun metraj filmi: The Lobster. Lobster’da modern dünya içinde sıkışmış birey ele alınıyor. Filmde yalnızlar ve yalnızlık üzerine hizmet veren bir kuruluş var. İnsanlar eş bulmak için bu kuruluşun programına kaydoluyor ve onlara tanınan zaman içerisinde kendilerine uygun bir eş bulmak zorundalar. Programda başarısız olurlarsa istedikleri bir hayvana dönüşecekler! İlişkilerin temelsizliği, olmadık durumlara razı olma, sessiz kalma üzerine kurulu filmde ikili ilişkilerdeki faşizm ve evlilik kurumundaki sahtekarlık konu ediliyor. Finali, kendi topraklarımızda da alışık olduğumuz evrensel bir şekilde kotarılıyor. Neye, kim için tahammül ediyoruz ve etmeli miyiz, ettiğimizde nasıl sonuçlarla karşı karşıya kalıyoruz; filmde harika bir biçimde işleniyor. 

Lanthimos, okumak istediğimiz ama bir türlü yazılmayan distopik romanların yönetmenliğini üstleniyor. Edebiyatta distopya denilince akla George Orwell’ın gelmesi gibi, şimdiden, sinemada bilim-kurgu olmadan distopyayı kotaran yönetmenler arasında aklımıza ilk gelen Lanthimos olacak gibi duruyor. Fakat Lanthimos’un işlerini Orwell’dan ziyade Etgar Keret’in kaleme aldığı metinler gibi düşünmek daha sağlıklı olabilir, en azından böyle düşünmek benim için daha keyifli. Lanthimos’u tanıyınız ve seviniz.




TUÐÇE YILMAZ/İSTANBUL