Bir Süryani arkadaşımdan dinlediğim ve beni oldukça etkileyen bir hikayeydi: Bir gün bir yerde oturan Hz. İsa’nın yanına gelen bir adam, kendisiyle arkadaş olmak istediğini dile getirir. İsa adamın isteğine olumlu yaklaşır, ancak arkadaşı olabilmesi için kendisini sevmesi gerektiğini söyler. Konuğu kendisini seveceğine inandığını, zaten bu yüzden arkadaşı olmayı arzuladığını belirtir. Adamın inandırıcı olma çabasına rağmen, İsa’nın bunun için bir koşulu daha vardır. Kendisini seveceğini iddia eden bir başkasını sevmemelidir. Arkadaşı olmak isteyen adam itiraz eder; “Ben bir kadını seviyorum, hem onu hem de seni sevebilirim” der. İsa’nın bu açıklamaya verdiği cevap epeyce serttir: “Sen bir ikiyüzlüsün, iki şey birden sevilemez!”
İsa’nın bu sert tavrının yansımasını bulduğu İncil’de de ikiyüzlülük net bir biçimde kınanır ve ikiyüzlüler oldukça aşağılanır. İsa din bilginlerini ve Ferisileri çoğu zaman ikiyüzlü olmakla itham eder. İzleyicilerinden Paulus, Romalılara mektubunda, “Sevginiz ikiyüzlü olmasın. Kötülükten tiksinin, iyiliğe bağlanın” diye öğütlerde bulunur. Benzer bir yaklaşımı Kuran’da da görmek mümkündür. Kuran’da ikiyüzlülük cihat nedeni olacak kadar tehlikeli sayılır. Örneğin Ali İmran, Nisa, Tevbe ve Ahzap surelerinde ikiyüzlü duruş şiddetle mahkûm edilir. Tevbe Suresinin şu cümleleri bunun en çarpıcı kanıtıdır: “Ey Peygamber! Küfre sapanlarla, ikiyüzlülerle cihat et! Onlara sert davran! Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü dönüş yeridir o!”
İkiyüzlülüğü yalancılık olarak da okuyabiliriz. İkiyüzlü tip aynı zamanda bir yalancıdır, Kral Dara’nın deyişiyle yalanın uşağıdır. Kişiyi bir ikiyüzlü kılan şey kendi kişiliğinde yaşadığı parçalanmadır. Sınıflı toplum parçalanmış kişilikler üzerinde yükselen toplumdur. Daha doğrusu, kişilikte yaşanan parçalanma yalan üzerinde yükselen hiyerarşik ve devletçi toplum sisteminin ürünüdür. Kuşkusuz yalan hakikatin özünü oluşturan doğruluktan kopuş pahasına hükümran olur. Başka bir deyişle devletçi sistem hakim olduğunda hakikat de yitirilmiş demektir. Sınıflaşma hakikatten uzaklaşma ve dolayısıyla insanlıktan düşmedir, toplumsal bütünlüğün parçalanmasıdır. Hakikat bütünlük gerektirir, gerçek bütündür. Hakikat arayışı kişilik bütünlüğünü yakalamaya götürdüğü gibi, bu bütünlüğü yakalama yolunda önemli mesafeler kat eden kişi de hakikat yolunda emin adımlarla yürür.
İkiyüzlülüğü karşıdevrim cephesinde aramıyorum. Bunun nedeni elbette bu cephedekilerin riyakarlıktan münezzeh olmaları değildir. Tersine yalana dayanmaları itibariyle mürailik bu kesimlerin temel özelliğidir. Bunlar asıl güçlerini bir bakıma ezilenler ve onların öncülüğüne soyunan güçlerin saflarında bulunan ikiyüzlülerden alırlar. Bu açıdan bizleri esas olarak ikiyüzlülerin bu türü ilgilendiriyor. Bunları iyi tanımadan ve deşifre etmeden özgürlük ve demokrasi mücadelesinin başarısı oldukça zordur.
İkiyüzlünün sözü ile özü, düşüncesi ile eylemi arasında adeta bir ihanet vardır. Sözü özünün, eylemi düşüncesinin yanlışlığını kanıtlamak istermiş gibi derin bir çelişkiyi yaşar. İkiyüzlülük artniyeti çağrıştırır; ikiyüzlü denildiğinde akla çoğu zaman aldatan bir tip gelir. Her parçalanmış kişilik belki ikiyüzlü olmayabilir. Ancak her ikiyüzlü tip özünde kişiliği parçalanmış olanın duruşunu sergiler. İkiyüzlüde soylu davalara bağlılık görüntüdedir ve sahtedir. Sevgi bir adanma eylemidir ve sevilenin hizmetine girmeyi gerektirir. Sevdiğine adanmanın en çarpıcı örneği kendi halkının özgürlük davasına bağlılıktır. Halka karşı sevgiyle dolu olmak halkın hizmetkarı olmakla mümkündür. Hizmet sevdiğini büyütüp yüceltmeyi hedefler. Gerçek halk sevgisi halkı aydınlatan, ona doğru yolu gösterip hakikat yoluna sokan ve hakikati kendisinde temsil eden insanın sevgisidir.
Sevgi haklı bir dava insanı için vazgeçilmezdir. Sevgi, daha yerinde bir deyişle aşk da hakikat gibi bütünlük gerektirir. Bunun anlamı ancak gerçekten kendisi olabilenin aşkla özgür yaşam davasına bağlanabileceğidir. Kendisi olmayı başarmamış birinin kendini halkın ve ezilenlerin özgürlük davasına adamaktan söz etmesi ne kadar doğru olabilir? Parçalanmışlık kendisi olmaktan çıkmaktır. Kendi olmak mensubu olunan toplumun var olma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesi içinde gerçekleşebilir. Kendisi olabilen, toplumunu da aynı doğrultuda ilerleten, yani yabancılaşmaya son verip toplumunu kendisi kılabilen biridir.
“Biz yüreğimizde en büyük yeri özgürlüğe ayırdık!” Bazıları böyle diyor ve bununla özgürlüğe bağlılıklarının ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Oysa özgürlük en büyük kuşatıcı güç olmak zorundadır. Bu tıpkı İslam’daki tanrısallığa benzer. Tanrı tüm varlıkları kuşatır. O inananın yüreğinin en geniş köşesinde değil her yerdedir, sadece yürekte değil bireysel varlığın tümündedir. Bedenin her hücresi, ruhun her zerresi onunla doludur. Özgürlüğe bağlılık işte böyle bir şeydir. Yüreğinizi bu biçimde parçalarsanız hiçbir şeyi sevemezsiniz. İsa’nın bize anlatmak istediği gerçek budur. Kendinizce dürüst olmak istiyor, eşinizi ve çocuğunuzu sevginizden mahrum bırakmak istemediğinizi anlatmaya çalışıyorsunuz. Ne var ki bu bir yanılgıdır. Çocuğunuzu, eşinizi ve hatta halkınızı sevmeniz ancak özgürlüğün tüm varlığınızı fethetmesiyle gerçekleşebilir. Özgürlük tüm varlığınızı kuşattığı zaman sevginiz de bütün evreni kuşatır ve evrendeki her varlık sevginizden gerektiği kadar payını alır.
Kürt kişiliği kültürel soykırım politikası izleyen bir sömürgeci egemenlik altında, parçalanmanın da ötesinde lime lime olmuş bir kişiliktir. Kendisi olmaktan çıkarılmış bir toplumda bu parçalanmışlıktan nasibini almamış tek bir kişilik bile bulunamaz. Bu tür bir toplumda en değme kişilik bile özgür olduğunu iddia edemez; ederse sadece kendisini kandırmış olur. Kendini kandıran tip ise en tehlikeli tiptir. Aldanmayan ve aldatmayan insan olmanın yolu öncelikle bu acı gerçeği görmekten geçer. Kürt’te kendini kandırma müthiş güçlüdür. Öyle ki, bir paryanın dahi sahip olduğu haklardan yoksun olduğu halde, kendisini başka toplumların bireyleri kadar, hatta onlardan daha fazla özgür sanır. Bu yaklaşım mahkûm edilmedikçe özgürlükle buluşma sağlanamaz. İlkemiz şu olmalıdır: “Özgür insanlarmışsınız gibi dünyaya bakmayın, özgürlüğe müthiş muhtaç insanlar olarak dünyaya bakın.”
Daha da acı olan gerçek şudur: Modernist yaşamdan kopmadan özgürlüğü kazanmada bir arpa boyu yol alınamayacağı açık olduğu halde, özellikle 15 Şubat komplosu sonrasında gerçeğimizde ciddi ölçüde bir modernizme savrulma yaşanmaktadır. Batı yaşam tarzına özenme, adeta modayı takip etme ve biçimsel planda uygar bir tip görüntüsü sergileme yarışına girme neredeyse hakim eğilim durumuna gelmiştir. Görünürde siyasetle uğraşan erkekler ve kadınlarda karşımıza çıkan tablo budur. Bir yerde toplumdan söz edildiğinde, orada toplumu dağıtan modernist yaşam tarzına karşı şu veya bu ölçüde bir direniş mutlaka vardır. Bu direniş çeşitli biçimler alabilir. Dine sarılma da bir bakıma toplumun savunma mekanizmasını harekete geçirmesinin sonucudur. Sözü edilen kesimlerdeki modernizme yöneliş bu konuda kışkırtıcı bir rol oynamakta, ajan karakteri aşikar olan sahte İslamcı örgütlerin bile toplumda taban bulmasına yol açmaktadır. Bundan en çok yararlanan da yeşil Türkçü AKP faşizmidir.
Biz Kürtler özgürlüşmenin öncelikle yaşam sanatını öğrenmekten geçtiğini çok iyi bilmek zorundayız. Önder Öcalan’ın da ifade ttiği gibi “Sorun yaşayıp yaşamamak değil, doğru yaşamayı bilmektir; her ne kadar doğru yaşamayı fazla başarmasak da, en önemlisi onun arayışından vazgeçmemek, o yolun yolcusu olmaktır.”
İkiyüzlülük ya da parçalanmış kişilik