7 Haziran seçimlerinden neredeyse bir ay sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan nihayet hükümeti kurma görevini Başbakan Ahmet Davutoğlu’na verdi. Böylece hükümetin kurulması için tanınan 45 günlük süre başlamış oldu.
Türkiye, sanki başladığı yere yeniden dönmüş oldu gibi geliyor bana; bundan tam 13 yıl önce AKP büyük bir ekonomik yıkım sonrasında iktidar olmuştu. Daha birkaç yıl öncesinde Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın “Türkiye’ye tesliminden sonra” büyük yaygaralarla kurulan; DSP, MHP ve ANAP hükümeti 2001 krizi sonrasında yerle bir olmuş, söz konusu üç partinden ikisi siyasal hayattan silinip gitmiş; MHP ise barajı aşamayıp meclis dışında kalmıştı.
2001 yılından önce Kamu maliyesi oldukça keyfi bir görüntü vermekteydi; bankacılık sistemi neredeyse çökmüştü. Yıllarca herkesin gözünün içine bakarak bankaların içi boşaltıldı. Bankacılık sisteminin zaafları biliniyor olmasına rağmen bir türlü bankacılık yasasında değişiklik yapılmıyordu.
Neredeyse bütün sermaye çevreleri bir parti ile birlikte bir biçimde iktidar ortağı olup bankalardan birinin sahibi veya ortağı olup sonra kendi bankasını boşaltacağı günün gelmesini bekliyordu. ANAP iktidar olunca bir sermaye çevresi, arkasından DYP olunca başka bir sermaye çevresi kamu bankalarını da arkasında alarak kendi bankasını soyuyordu. Kolay zenginleşmenin kestirme yolu bulunmuştu; bir biçimde iktidar ol; sonra kamu gücünü arkana alarak kendi bankanı boşalt!
Kimler yapmadı ki bunu; Cem Uzan, Mehmet Emin Karamehmet, Bekir Aksoy, Cavit Çağlar ve daha niceleri. Pamuk Bank, İktisat Bankası, İnterbank gibi bankalar kasalarındaki yoksul insanların mevduatı ile birlikte uçup gittiler. Bu süreç yıllarca devam etti. Bütün sermaye çevreleri sabırla kendi sıralarının gelmesini bekliyorlardı; ta ki bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Ecevit/Sezer tartışması her şeyi su yüzüne çıkarana kadar.
Ecevit/Sezer tartışması son yılların en önemli krizinin de tetikleyicisi olmuştu. Bir anda dövizde büyük bir hareketlenme oldu, yerli parayı değerli kılmak adına Merkez Bankası 5 Milyar dolarlık döviz satışı yapmasına rağmen istenilen sonuç alınamadı. Bir gün önce 670 bin TL olan dolar 1 milyonu aştı. Türk parası kısa bir sürede yaklaşık yüzde 40’a varan bir değer kaybı yaşadı. Bütün bunların üstüne yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca 21 Şubat’ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz yüzde 6200’e kadar çıktı. Devletin borcu bir gecede 29 katrilyon arttı.
Geriye büyük bir toplumsal çürüme, güvensizlik, geleceğe ilişkin beklentilerde korkunç bir karamsarlık kalmıştı. İşte tam bu koşullarda AKP ve Tayyip Erdoğan halkın dini duygularını da istismar ederek, güya “AK” olduklarını iddia ederek; o yıkıntının üzerine iktidar oldular.
Genel beklenti; Türkiye’nin AKP’nin öncülüğünde uluslararası desteği de arkasına alarak; ekonomisini legalleştireceği, ülkesindeki demokrasiyi Avrupa Birliği ölçülerine yaklaştıracağı bir restorasyon dönemine gireceği yönündeydi. Başlangıçta sanki bu yönde adımlar atılıyormuş gibi de yapıldı. Ancak ne zaman ki iktidar katlarında Tayyip Erdoğan ve etrafındaki ekip yerini sağlamlaştırdı, o andan itibaren büyük bir keyfilik başladı.
Türkiye 2015 yılı itibariyle 2000’li yılları aratmayacak bir görüntü vermekte. Toplum yeniden güvensizlik, geleceğe ilişkin karamsar beklentilerin hakim olduğu, her an içerde veya dışarda bir çatışmanın olabileceği, herkesin birbirine kuşku ile baktığı bir atmosfere geri dönmüştür.
Türkiye ekonomik olarak yeniden tıpkı 2000’li yıllarda olduğu gibi duvara dayanmıştır. Değerli TL dönemi bitmiş, TL yeniden tıpkı 2000’li yıllarda olduğu gibi değer kaybetme sürecine girmiştir. Özellikle özel sektördeki dolarla borçlanma yoğunluğu durumu daha da kritik hale getirmektedir.
Turizm içler acısı, Türkiye’nin en büyük ihracat kapısı olan Euro bölgesindeki kriz durumu daha da zorlaştırıyor. Rusya-Ukrayna pazarları savaş nedeniyle zaten zor durumda; Libya’dan kovulan AKP artık Mısır’ı da tamamen kaybetmiş durumda. İç pazarda konut-lüks tüketim, hizmet sektörü odaklı saadet döneminin sonuna gelinmiş durumda. Toplum son 13 yılda 46 kat daha fazla borçlandırılmış durumda. Bu kadar siyasi riskin olduğu bir ülkeye yabancı yatırımcıyı çekmek oldukça zordur; bu durum zaten problemli olan cari açığı daha da yönetilemez hale getirmektedir.
Kimse olası bir krizin sorumluluğunu almak istemiyor! Daha ilk görüşmede herhangi bir koalisyon içinde olmak istemediğini ortaya koyan Devlet Bahçeli 2001 krizinde başına gelenleri bir kez daha yaşamak istemiyor. CHP ise bir yandan kırmızı plakalı arabalar ve bakanlık koltuğunun hayalini kurarken; diğer taraftan olası bir krizin altında kalmaktan korkuyor.
Ufukta muhtemelen hiçbir şeyi değiştiremeyecek yeni bir seçim gözüküyor!