AKP iktidarı öyle bir iktidar ki, tüm alanları kontrol etmek istiyor. Zaten iktidar böyle bir şeydir. Her alanı kontrol etmek ister. AKP ise hiçbir iktidarda görülmediği kadar her şeyi kontrol atlında tutmak istiyor. Hala ele geçirdiğim her şeyi kaybederim korkusu içindedir. Çünkü iktidarı topluma hizmet yeri olarak görmüyor. Yandaşlarına devlet imkanlarını dağıtma yeri olarak görüyor. Kuşkusuz tüm iktidarlar böyle yapmıştır. Demokratik toplum gerçeği ve demokratik kurumlar iktidarları kuşatmadığı müddetçe bu durum devam edecektir. Bu nedenle devlet ve iktidarla demokrasiyi ayrı tutuyoruz. Demokrasiyi; örgütlenmiş toplum, söz ve kararın halka geçtiği toplumsal ve siyasal yaşam olarak değerlendiriyoruz.
AKP iktidarı, dolayısıyla siyasal İslamcılar devlet imkanlarını, siyasal ve ekonomik imkanı kontrol altına alınca sıra diğer alanlara gelmiştir. Nitekim büyük paraların döndüğü, siyasal ve sosyal itibar kazanmanın yeri olarak görülen futbola da el atıldı. Tabii ki günümüzde futbolla birlikte toplumu kontrol etmenin yolu olarak görülen sanat da unutulmadı.  Yıllarca şaibeli olan, hatta Milli Takım’ın bile şike yaptığı futbol alanı, şimdi belirli gerekçelerle ele geçirilmeye çalışılıyor. Bilindiği gibi özellikle 1990’lı yıllar, Haluk Ulusoy’un Federasyon Başkanlığı yaptığı yıllar şampiyonluğun, küme düşmenin ve lige çıkmanın devlet şikesiyle belirlendiği yıllardır. 1990’lı yıllar, devletin hukuk dışı kirli savaş yılları olduğu gibi, aynı yıllar futbolda da kirli yıllardır. Nasıl ki 1990’lı yılların kirli savaşı açığa çıkarılmıyorsa, o yılların futboldaki kirli yüzü de açığa çıkarılmıyor. Çünkü o yıllarda ne yapılmışsa devletin bekası için yapılmıştır. Şampiyonlar bile devletin bekası için şampiyon olmuşlardır.
Futboldaki bu yıllar açığa çıkarılmıyor; ama şimdi futbol siyasal İslamcıların bu alanı ele geçirmesi için kimi şike girişimleri kullanıyor. Biz, Türkiye’de şike yapıldığına inanıyoruz. Neredeyse becerilebiliyorsa şike yapmak bir yiğitlik haline gelmiştir. Basına yansıyanlar doğruysa Fenerbahçe ile Trabzon geçen yıl şike yapma yarışı içine girmişler. Bu yılki Fenerbahçe-Trabzon kavgası ise iki takımın kendi kirli işlerini örtmek için yaptıkları psikolojik savaşa dönüşmüştür. Ancak anlaşılıyor ki, siyasal İslamcıların üzerinde yükseldiği Kayseri-Konya başta olmak üzere yeni sermaye merkezi olan şehirler İstanbul sermayesinin, yani İstanbul takımlarının futboldaki hakimiyetine son vermek istiyorlar. Her ne kadar Kürler içinde taraftarı olan bir takım olarak Kürtlere karşı yürütülen özel savaş gereği Galatasaray az hedefleniyorsa da, futboldaki çekişmenin böyle bir ekonomik ve siyasal zemini olduğu görülmektedir.
AKP Hükümeti futboldan sonra şimdi de sanat alanına el atmıştır. AKP iktidarı politik olarak hedeflerini sıraya koymuştur. Sırayla, tek tek hedeflerini düşürme stratejisi izliyor. Taktiklerini ona göre belirliyor. Bu konuda yetenekli olduğu görülüyor. Cumhuriyet sonrası CHP esas olarak devlet gücüne dayanarak iktidar olmuştu. Asker-sivil bürokrasi de devlet gücüyle etkisini sürdürüyordu. Yani “az politika, çok devlet” gücüyle kendini etkili kılıyordu. AKP ise siyasal İslam’ın bin beş yüz yıllık siyasal iktidar ve topluma hükmetme tecrübesini çok iyi kullanıyor. Siyasal İslam’ın devlet ve toplumu yönetme tecrübesi küçümsenmemelidir. Derinliklerden gelen bir deneyimi vardır. Cumhuriyet dönemi etkin olan güçlerin ise siyasal deneyimi çok yüzeyseldi, sığdı. Dolayısıyla siyasal İslam’ın eski iktidar blokları karşısındaki başarısı bu yönüyle de irdelenmelidir. AKP tarihten gelen bu tecrübeyle hedeflerini bir bir düşürüyor. Şimdi de sanata el atmıştır. Bu alanı da kontrol etmek istiyor. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında ortaya çıkan kriz bu nedenle yaşanıyor. AKP çok tepki gelince bu defa tiyatroları “özelleştireceğiz” diyor. Bu, amacından vazgeçmeyi değil, farklı yoldan amacına ulaşmak istediğini gösteriyor.
Bu arada muhafazakar sanat tartışması da başlatıldı. Aslında bu da AKP’nin sanat üzerinde hakim olmak istemesinin ideolojik temelini yaratmaktır. Sanat muhafazakar olamaz; toplumsaldır, tarihseldir. Bu nedenle insanlığın ve toplumun geçmişte yarattığı değerleri korur. Kapitalist modernite gibi tüm eski değerleri bir yana atmaz. Hatta bu eski değerler üzerinden kendini sürekli var eder. Sanat yaratımını da eskiden yaratılmış değerler üzerinden yapar. Bu yönüyle sanat eskiden beri var olan özgürlükçü, demokratik, toplumsal, hak, adalet ve eşitlik değerlerini taşıyan temel faaliyettir. Zaten güzelliği ve kutsallığı da buradan gelmektedir. Toplumun binlerce yıldır yarattığı değerlerden kopan bir sanat sanat olamaz. Köksüz olur; toplumu ve bireyleri güçlendirmez.
Ancak bu tarihsel ve toplumsal değerlerin bugüne taşınması muhafazakarlık değildir. Buna muhafazakar sanat denemez. Sanat her zaman dinamiktir. Bu nedenle de sanat en fazla da toplumsal dönüşümler ve devrimler döneminde büyük aktivite kazanır. En önemli eserlerini, ürünlerini ve değerlerini bu dönemlerde üretir.
Sanat özünde devrimcidir. Devlet, iktidar ve sömürücü güçlere karşı olur ve direnir. Bu güçlere karşı toplumun savunma mevzisi olur. Nitekim tarihte zalimlere, sömürgecilere ilk tepkiler sanatçılardan gelmiştir. Dolayısıyla sanat da, sanatçı da devrimcidir. Tüm dünyada 20. Yüzyıl boyunca sanatçıların büyük çoğunluğunun sosyalist partilere üye olması ya da sempatizan olması bunun kanıtıdır. Bu, doğru bir tavırdır. Ama reel sosyalizm sosyalizm olamayınca eşitlik, özgürlük, demokrasi, hak ve adalet değerlerine ters düşüp iktidarcı bürokratik bir sisteme dönüşünce ilk büyük memnuniyetsizlikler de, itirazlar da sanatçılardan geldi. Reel sosyalizm sanatçılarda büyük hayal kırıklığı yarattı.
Sanatçıların 20. Yüzyıl boyu devrimci bir duruş içinde olmaları, sosyalizme sempati duymaları doğruydu. Yanlış olan, reel sosyalizmdi. Bu nedenle sanatçıların ideolojik yanı olmasın, taraf olmasın değerlendirmeleri ne kadar yanlışsa; muhafazakar sanattan söz edip sanatı iktidar ve egemenlerin kuyruğuna takmak da o kadar yanlıştır.
AKP’nin sanatı kontrol altına alma ve sanat kavramını çarpıtma anlayışına karşı mücadele verilmesi gerekir.