Sorunların böylesine çetrefil, çözüm arayışlarının bu denli ivedi ihtiyaç olduğu zamanlarda yürütülen tartışmalar, karanlık-ta yol gösteren fener olma görevini üstlenmelidirler. Böylesi an-lamlı bir tartışmayı Özgür Gündem'in yazarlarından Delil Kara-koçan yürütüyor. "Bölgede artan kanlı olaylar ve nedenleri" başlıklı yazıları, ilk bakışta legal Kürt siyasetine yönelik bir uyarı gibi görünse de, aslında muhalif dinamiklerin yozlaşmalarına, hatta tarihsel sosyalizm denemelerinin, sınıf ve özgürlük hare-ketlerinin yenilgisine yol açan "iktidar ilişkilerinin" bir eleştirisi-dir.
Karakoçan’ın tespitlerini burada tekrarlamaya gerek yok. Ezi-lenlerin ve sömürülenlerin perspektifinden bakanların bu tespit ve uyarılara katılmaması olanaksız. Peki, o zaman yapılması gereken nedir? Boynuna kravatı takıp, yasal siyaset olanakları ve uzlaşılarla dönüşümün gerçekleşeceğini zanneden ve parti-nin veya belediyenin makam odalarında kendi küçük iktidarları-nı kuranlara çağrıda bulunmak yeterli midir? Yoksa, sınıfsal ay-rışmayı teşvik edip, güç ilişkileri temelinde, katılımcı ve toplum-sal demokrasi hedefiyle ittifakları yeniden kurmak mı daha ha-yırlısı olacaktır?
Karakoçan’ın işaret ettiği sorunlar, hiç bir "ulusun" hiç bir zaman "imtiyazsız, sınıfsız, zümresiz bir kütle" olamayacağını kanıtlamaktadır. Sınıfsal çıkarlar her zaman var olacaklardır. O açıdan asıl söz konusu olan demokratik mücadele ve bu müca-delenin sınıfsal özüdür.
Daha önce verdiğimiz bir örnekle devam edelim. Kitlesel Kürt hareketi özelinde kalırsak, en temel sorunlardan birisinin siyasî karar mekanizmalarına katılımın nasıl sağlanacağı ve katılımcı, özerk, insanların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesine olanak sağlayan bir demokrasinin nasıl kökleştirilebileceği oldu-ğunu söyleyebiliriz. Basite indirgersek: Gever köylerinden biri-sinde yaşayan bir yoksul Kürt kadını ile toprak, nüfuz veya ma-kam sahibi, iyi gelirli bir Kürt erkeğinin legal Kürt siyasetinin karar mekanizmalarına eşit katılımı nasıl sağlanacaktır? Temel soru budur, çünkü bu eşit katılım sağlanamadığı takdirde ne kanlı olaylar engellenebilecektir, ne de dikey ilişkiler.
Kürdistan’daki kapitalistleşme süreci tüm hızıyla geleneksel toplumsal ilişkileri alt-üst ederek, ama patriarkal, feodal ilişkile-ri de her gün yeniden üreterek devam etmektedir. Burjuva hu-kuku ile geleneksel-gerici "hukuk" yan yana var olurlarken, sı-nıf çelişkileri daha da keskinleşmekte ve bir yönüyle bu çelişki-lerin üstünü örten bir egemenlik aracı olarak Kürt sorununun "çözüm süreci" ile bu vasfını kısmen kaybetmesiyle, iktidar ve mülkiyet ilişkileri daha da belirginleşmektedir. Mülkiyet anlaş-mazlıkları, genellikle bu anlaşmazlıklara dayanan kan davaları, töre cinayetleri ve sosyal dokudaki kırılmalar bu gelişmenin, daha doğrusu gerici bir toplumsal dönüşümün göstergeleridir-ler. İktidarlaşmanın kolaycılığı ile siyaset üretmeye çalışan ya-pılar ve bireyler ise bunu engelleyemezler, aksine bu gerici dö-nüşümü yeniden üreten özneler haline gelirler.
Kurulan küçük iktidarlar amacı araca, aracı da amaca dönüş-türürler. Araç, amaç olunca da, her şey "mubah" olur, esas ye-rine tali olan öne çıkar.
Kitlesel Kürt hareketinin en önemli özelliklerinden birisi, ezi-len bir halkı yaşlısı ve genci, kadını ve erkeği ile politize edişi-dir. Ancak bugün bu politizasyon, sınıfsal özü muğlak bir "ulus" anlayışına kanalize edilerek etkisizleşme tehlikesiyle karşı kar-şıyadır. Halk kitleleri ile kurulan dikey ilişkiler de bunun sorum-lusudur.
Bölgedeki kanlı olaylar nedeniyle hiç kimsenin suçu başka yerde arama lüksü yoktur. Devrimin en başta toplumu değiş-tirme ve dönüştürme süreci olduğunu ve özgürleşme anlamına geldiğini görmeyip, kendilerini iktidarlaşmanın kolaycılığına kaptıranlar, belki günün birinde bir "ulus devlet" kurup, başına geçebilirler, ama köle olmaktan kurtulamazlar.
İktidarlaşmanın kolaycılığı üzerine
Kapitalist dünyanın merkez ülkelerindeki insanların televizyon başında film seyreder gibi, Suriye’deki iç savaşı, Ortadoğu’da her gün yok edilen binlerce yaşamı, felaketleri ve trajedileri ka-yıtsızca izledikleri; "kahrolsun emperyalizm" diye bağırmayı si-yaset yapmak sanan, ama kapısının önündeki çöp tenekesinin rengini dahi belirleyebilecek siyasî etkinlikten uzak olanların "savaş karşıtlığını" salt 1 Eylül geldiğinde hatırladıkları bu gün-lerde, savaş stratejileri ve nedenleri üzerine yazmaya insanın eli varmıyor doğrusu.